Kısa ama sonsuz






1.

Yıldızlarından kan damlıyordu gecelerin...

Her gece zifiri karanlık, zifiri karamsarlık ve zifiri mutsuzluklarımla yürüyüp duruyordum tek başıma. Sanki birileri durmadan dünyayı ayaklarımın altından alıp uzayın o iğne atsanız yere düşmez tenhalığında bir başıma bırakıyordu beni. Günden güne Azrail ruhumu zimmetine geçiriyordu. Deniz kenarına düşürülmüş küçük bir ekmek parçası gibi minik minik azalıyordum.

Her gün biraz daha, her gün biraz daha…

Dünyanın bütün acıları çıkmaz sokaklarımda birer müstakil hayat kiralayıp beynime açılan kapıların menteşeleriyle kırıştırmaya başlamıştı. Yani diyeceğim o ki; uçurumlardan inşa edilmiş bu hayatın içinde mutsuz, çok mutsuz bir adamdım…

2.

Ruhum aklına estiği gibi terk edip gidiyordu bedenimi… Hayatın tam ortasında… Aniden … bir bardak su içerken mesela, mesela bir filmin en sıradan sahnesinde, ya da sağ bacağımı pantolonuma giydirmezden hemen önce ruhumun arka kapıdan çıkıp gittiğini duyuyordum. Birileri… Kim bilmiyorum birileri rüyalarımın kadehine uyku hapı atıp çırılçıplak fotoğraflarını çekiyordu. Vantriloğu ölen bir kukla gibiydim. Durmadan, hiç durmadan kurşuna diziliyordum. Bir gün bir de baktım ölmeyi unutmuşum. Bir de baktım nasıl ölüneceğini soracak kimse kalmamış etrafımda…

Sanırım bu yüzden sürekli ceset kokuyordu gökyüzüm. Sanırım bu yüzden bütün çocukları, bütün çiçekleri ve bütün şiirleri bir bir toplayıp gittiler içimden... İşte bu yüzden benim odalarımın bir tarafı gizli tünellerle krematoryumlara (* ölülerin yakıldığı oda) açılır biliyor musunuz?

Hiçbir gün endişelerime, umutsuzluklarıma bıyık çizemedim. Olmadı,ya da izin vermediler. Bütün kahkahalarımı engizisyonun avlusuna bırakıp kaçtım … Tanrısı Schopenhauer olan bir dine secde ettim.

Bir gece ne kadar uykum varsa hepsini beş on paraya İncubus’a sattım. Hani şu uykudayken kadınlara tecavüz eden iblis var ya işte ona.

Ben kimim biliyor musunuz?

Ölümün, tanrının ve hiçliğin köşelerini yağmaladığı bir üçgenin iç açıları toplamıyım. Türkçe’nin sadece hiçliği anlatan o kayıp, o unutulmuş otuzuncu harfiyim. Şu mitolojide adı geçmeyen Zeus’un kızı Hestia’yım ben. Ölmek fikri zangocumdur. Şeytanın ikinci el günahlar pazarladığı, yasa dışı ayetler tabettirdiği bir katedraldir kafamın içi. Nitzche’nin ruhu emzirmiştir dudaklarımı…

Bu kadar mutsuz olup ta sebebini bilen biri varsa aranızda, bir dar ağacına tutunup boynuma dolansın hemen…

3.

Bir şizofrenseniz Descartes’in apış arasında yaşamaya mahkûmsunuzdur. Filozof’un şu ünlü “sistemli şüphe metotçuluğu” ‘nu ipe dizip boynunuza asmaktan başka şansınız yoktur… Gerçeklerin ve Sanrıların savaşlarıyla kana boyanır sokaklarınız. Tadilatı mümkün olmayan enkazlar altında kalmak siner gündeliğinize. Hala köle ticareti yapılır aklınızın bütün limanlarında. Ve hala tedavülden kalkmış sözcükler dökülür ağzından suskunluklarınızın. Bir sabah uyandığınızda garip varlıkların yüzerek gelip sahilinize yumurtalarını bıraktığını fark edersiniz. Bir sabah uyandığınızda valizinize sadece tüylenmiş kazağınızı ve ayak tabanlarınızı tıkıştırıp uçarak başka dünyalara gitmeye karar verirsiniz. İçinizden bir ses ayağa kalkıp bu gerçek değil der. “Gerçek olan bu değil!” Sanrının birisi elindeki baltayı masaya vurup hırlamaya başlar. İşte o anda, tam o anda sokağın ortasında yapayalnız bekleyen küçük bir çocuksunuzdur. Şehrin çoktan boşaltıldığı ama sizin unutulduğunuzu fark ettiğiniz bir andır o. Bir nefretin iknasızlığıdır bütün yaşanan…

Bütün diyeceğim eğer bir şizofrenseniz içinizdeki o ağlamaktan çatlayan aynalarda ararsınız gerçek yüzünüzü… Gerçek diye bir şey olmadığı için bulmak diye de bir şey yoktur artık.

4.

Hayatı olduğu gibi bir kâğıda sarıp, günahlardan zıvana yapmak ve ağlaya ağlaya tüttürmek istediğim bir geceydi o… Yürüyordum… İpinden sımsıkı tutulmuş bir uçan balon gibi gökyüzüne bakıyordum. Bir uçan daire gelse diyordum kendi kendime, bir uçan daire gelse de götürse beni… Elbiselerimi bile o sahil kenarında bıraksam. Yok olsam. Bir sigara dumanı gibi uçup gecenin atar damarlarına sığınsam…

Elimdeki kaçıncı şişeydi, daha önce içtiklerimi nereye fırlatmıştım onu bile bilmiyordum. Düşünmekten tahriş olmuş beynimi çıkarıp denize atmak istiyordum.

Yürümeye devam ettim. Yürümeyi sevdiğimden değil yapacak başka bir şeyim olmadığından yapıyordum bunu. Ben yürüdükçe gökyüzü biraz daha uzaklaştı. Ne kadar sonra bilmiyorum bir arabanın, benden yirmi adım ötede sağa yanaşıp durduğunu fark ettim. Yanından geçerken penceresi aralandı. Kadının biri kafasını camdan çıkarıp ateşim olup olmadığını sordu. Zar zor çakmağımı uzatıp özür diledim. “Ben yakmak isterdim sigaranızı ama çok sarhoşum…” Güldü. O gülünce kısacık bir sonsuzluk sokuldu tenime...

Adımı sordu. Ya senin ki ne dedim, senin adın ne? Azıcık düşündü ve kendisine Uranüs dememi istedi.

Hani şu gezegen olan mı … ?

Evet, işte o…

Sigarasını yaktı. Gözlerimin içine bakıyordu. İrisine kıvrılıp ağlayarak uyumak istedim Gözleri kokusuyla bir olup canımı yakmaya başladı. Napıyorsun burada…

Cevap vermedim.

Gazı açık bırakıp beraber uyuyalım mı bu akşam diye sordu.

Kafamın içinde hep bir ağızdan binlerce dijiridu ( * Avustralya yerlilerine ait bir tür bas perdeli üflemeli çalgı) bağırmaya başladı. O gece onunla, başka bir kutuya yanlışlıkla paketlenmiş delirium tremens ( * lat. : içmekten delirme hastalığı ) tanılı iki pazıl parçası olduğumuzu hissettim. Çünkü her ikimiz de yabancıydık çerçevenin hikâyesine, hiçbir alakamız yoktu resimdeki kompozisyonla… Sorsam büyük bir ihtimalle o da bir barograf taşıyor olacaktı iç cebinde tıpkı benim gibi… Hayat hikâyeni anlat desem, tıpkı benim gibi o da içindeki gettolardan bahsedecekti biliyorum.

Arabaya bindim. Beklediğim o uçan dairedeymişim gibi dünyaya el salladım. Yıllardır gördüğüm en tenha kalabalıktı o aklımın avlusuna toplanan. Evine gittik. Onun yatağında buldum kendimi. Gözlerimi kapatmadan önce ne düşündüm biliyor musunuz? Tam sırat köprüsünden geçerken öte âlemin elektrikleri kesildiğini ve beni geri çağırdıklarını… Araf dağının üzerinde çömelmiş oturan insanları bile görmüşken arkamı dönüp hayata doğru gerisin geriye yürümeye başladığımı…

5.

Sabah uyandığımda yanımda yoktu. Sanırım benimle uyumamıştı. Mülkiyetsiz ve bandırasız gözlerimi ilk kez duvarları lila renginde bir odanın içinde açıyordum. Hayatımda ilk kez kendimi bir rahmin içindeymişim gibi hissettim. Daha düne kadar uykularından kanlar içinde uyanan ben şimdi forsepsi görür görmez gülmeye başlayan bir bebek gibi açıyordum gözlerimi hayata.

Bir an için endişelerimin bıçak çekip yolumu kestiği o anların çok geride kaldığını sanmıştım. Ama noldu biliyor musunuz? Dün gece aklımı kaçırıp bütün endişelerim, bütün hüzünlerim ve bütün yalnızlığımdan fidye isteyen o kadın bir anda yatak odasına girdi. Üzerinde ham ipekten bir gecelik vardı. Onu görünce illegal acılar aktı içime. Ne diyeceğimi bilemedim. Ne söylenebilirdi ki; ben seni dün akşam bir kadın zannetmiştim. Çok sarhoştum… Bir transseksüel olduğunu anlasaydım… Yani çok üzgünüm… mü deseydim.

6.

Öylece çekip gittim. Tek bir kelime dahi etmeden, bir hayvan gibi…

Bir süre daha sırat köprüsündeki tadilatların bitmesini beklemek ve yükseklik korkusu olan bir uçurtma gibi ait olmadığım bu hayatı terk etmek niyetiyle geceleri yürümeye devam ettim. Geceleri yürümeye devam ettim de günler geçtikçe, ben artık o eski ben miyim? sorusu aklımın arterlerinde dolanmaya başladı. Sonra fark ettim ki onunla yani şu kendine Uranüs diyen transseksüelle karşılaştıktan sonra pek çok şey değişti. Sahip olduğum bütün acılar, toplama kamplarımdan ellerini kollarını sallaya sallaya bir bir çıkıp gittiler. Sinüsleri tıka basa cerahatle dolu hayatımın çekirdeğine bir anda hava enjekte edilmiş gibi nefes almaya başladım. Yıllardır atmosfer görmeyen ciğerlerim yanıyordu artık. Bütün bunların o transseksüelden sonra olması bir tesadüf değildi herhalde.

Nihayet bir gece, çığlığımın sesleri kısılıp, avazım çıktığı kadar bağırdım. Sonra…

Sonra yürüyüp yürüyüp dünyanın sonuna gelen ve daha fazla ilerleyemeyen bir adam gibi durdum.

Adımlarımdan birini daha attım. Diğeri arkada kaldı. Zerdüştlerin yırtıcı kulelerinde kuşları bekleyen cesetler gibi olduğum yere raptiyelendim. Naptın sen… dedim kendime… naptın sen!!! Bir gece önce sarhoş olup MeryemAna’nın heykeliyle oynaşan monumentofiliya tanılı bir rahip gibi kafam önüme aktı. Asefal bir heykeldim o an. Vandal bir el tarafından yarım bırakılmış müptezel (değersiz) bir heykel…

7.

Kalbim göğüs kafesime tekmeler yağdırıyordu. Bir yandan koşuyor bir yandan da ondan nasıl ve ne şekilde özür dileyeceğimi düşünüyordum. Sahi kendisine nasıl seslenmemi istemişti. Bir gezegen adı mıydı. Uranüs müydü? Gerçekten Uranüs müydü?…

Soru işaretlerimin sivri ucuna değdikçe canım yanıyordu.

Çok tuhaf!!! Koşarken bir anda aklıma ne geldi biliyor musunuz? K.Reeves’in oynadığı bir film vardı. Hani kötü adam otobüse bir bomba koyuyordu ve otobüsün belirli bir km.nin altına inmemesi gerekiyordu. Hızını düşürürse infilak edecekti. Hızını düşürürse patlayacaktı içindeki herkes ve her şeyle beraber! Bir an bile durmamalıydı, bir an bile durmamalıydım. İnfilak etmekten korktuğum için değil. Tabi ki değil!!! Onu kaybetmemek içindi her şey… Onun o sabah yatak odasındaki kırılan halini usumda yapıştırıp seyretmenin dayanılmazlığı içindi anlatabiliyor muyum? Kendimi bir an önce affettirmezsem kabı delik bir su gibi azalıp, eksilip,yok olmamak, Recm cezasına çarptırılıp kendimi kıyasıya taşlamamak içindi…



8.

Mayınlar için korku her ayak sesi duyulduğunda geçen o bekleyiştir.

Kapının önünde beklerken içimdeki şarampollerin uğultusunu duyuyordum. Pişmanlığın cüzamlı şavkı vuruyordu yüzümün kıyılarına , yüzümün kıyılarında tonozlara bağlanmış esrik ve ihtiyar ve de yorgun tekneler yüzüyordu yarı çıplak…

Zile dokunmak için kolumu kaldırdığım da fark ettim ellerimin yokluğunu, ellerimi bulamıyordum. Korkudan kuruyup düşmüş olmalıydılar. İnsan kendi ellerine bile güvenemezse, kime inanabilir ki bu hayatta söyleyin. Kendi etinizden kendi teninizden bir parçanın bile bir zaman gelip nasıl davranacağını bilememek çok acı değil mi?

Adrenalim dizleri üzerine çökmüş çığlık çığlığa kusuyordu… Dizimdeki gevşeyen vidaları sıkıp derin bir nefes aldım. Bir ses duymak ümidiyle eğilip kulağımı yanaştırdığım sırada kapı aniden açıldı. İğdiş bir bandeneonla, topuğu kırık bir tango pabucunun şarksıyla irkildim.

Parmak uçlarımda içeriye girip dizleri üzerine çökmüş af dileyen bakışlarla çıktım karşısına…

Odanın köşesindeki tuvalin önünde duruyordu.

Arkasını dönüp parmağıyla susmamı ve oturmamı işaret etti Geleceğimi biliyordu. Nasıl ve ne şekilde bilmiyorum ama biliyordu işte.

Sanki primitif bir insanın, mağarasında gizlice yaptığı dini bir törene tanıklık ediyordum Duvarlardaki tabloların mırıltısıyla kafamı diğer tarafa çevirdim. Tangonun ereksiyonlu tınıları şaşkınlığıma sürtünüyordu.

Kökleri gökyüzüne tutunan ağaçlar çizmişti, ağaçların üstünde mink minik kuş mezarlıkları vardı…

Falcının arkasından bıçaklarla yaklaşan tarot kağıtları…

On haleli Uranüs gezegeni

Öylesine canlıydılar ki…

Ruhuna üflenmiş olan o yaratma gücüne secde etmek istedim. Gerçeğin kuyruğuna teneke kutuları bağlayışına, hayatın siyah beyaz fotoğrafına tükenmez kalemlerle bıyık çizebilmesine hayranlıkla bakıp durdum. Böylesi kontemplatif (tanrıyı seyre dalış) bakışlar arasında şunu düşündüm. Tanrı bir günlüğüne dünyaya inmeye kalksa, eminim bir eşcinsel olmayı tercih ederdi.

Elindeki fırçayı yavaşça yere bırakırken, yüzündeki o rekatlar dolusu huzura bulanmak istedim…

Noldu? Niye geldin …

Söylemeyi planladığım her şey bir anda evin arkasındaki karanlık odalara kaçıp saklandı.

O an sanki birileri kafamın içindeki sekoya ağaçlarını kesiyordu. Bir şeyler söylemek isteyip de dile getiremediğimi ,dahası can çekiştiğimi bilebile uzunca bir süre beni seyretti. Tuvalini odanın diğer tarafına taşıdıktan sonra üzerini örttü ve şöyle dedi ; Pişmanlık dağarcığındaki tek harf olan “ğ” ‘yi kullanarak kurar bütün cümlelerini…

Özür dileyişlerimin yerini doldursun diye aciz bir mırıltı gönderdim yanına… Ceset torbalarına sarılmış bir sessizlik uzandı aramıza.

Ne kadar sonra bilmiyorum. Kızmadım sana… dedi. Beklemiyordun böyle bir şeyi hepsi bu…

Üzdüm seni… diye atıldım. Üzdüm seni biliyorum, çok üzdüm … Üzüldüğünü inkar etmedi. Fırçalarının yanına doğru yürürken ağzından çıkan cümleleri zorlukla işitebildim. “Ben bir amip gibi yaşar, bölünerek ağlarım. Bunu sakın dert etme kendine… Sen birbirini aynı dalda sevip farklı şişelerde şarap olan iki üzümün hikayesini bilir misin?” Kafamı salladım. Az önce çalıştığı tablonun örtüsünü düzeltirken bir ara hatırlatırsam anlatabileceğini söyledi.

9.

Kimseye ama hiç kimseye söylemezseniz şunu itiraf edebilirim size , tanıdığım hiçbir kadın onun kadar güzel gülemiyordu…

10.

“Sabah akşam aklının ucunda oturup kendimi bekliyorum… “

Elimi cebime attığımda bana yazmış olduğu bu notu buldum ve ağlamaya başladım. Barajlarım taştı, duvarlarım yıkıldı. Bütün şehir gözyaşlarımın altında kaldı bir anda.

Olmuyordu. Onu bir sevgili olarak görebilmem için tanrıya gitmeli ve beni tekrar yaratması için yalvarmalıydım. Genlerime sinmiş olan bu yaradılış beni dişlerini kin bürümüş pirhana havuzlarına mahkum ediyordu. Hayatın çüküne kendi ellerimle takıyordum o lanetli kondomları… Nefret ediyordum her sabah kürtaj sehpasına yatıp bacaklarımı açmaktan. İdrak yolları iltihaplarıyla yaşıyordum. En olmadık zamanlarda bana geçmişte nasıl yaşamam ,nasıl giyinmem , nasıl sevişmem hatta nasıl ölmem gerektiğini öğreten insanların ayak çıtırtılarını duyuyordum … Aynaya sıkılmış kanlı bir cerahat gibiydim. Çıkmaz sokaklara dalıp cebimden düşen gökyüzünü bulmaya çalışıyordum. Onun yanımda olmadığı zamanlarda dünyanın bütün tenhalarına haykırıyordum tutkularımı … Gözlerini kırpıp kırpıp yıldızlar yapıyordum kendi gökyüzüme … Çırılsıklam, sırılçıplak bir aşkla alazlanıyordu dört yanım… Ama odanın içinde baş başa kaldığımız o anlarda bir şişe rakıyı denize döküp beyazlamasını hayal eden balıkçılar gibi onun bir kadın olmasını istiyordum

İşte bu yüzden , sırf bu yüzden tıpkı eski günlerde ki gibi tanrıdan ve herkes den nefret etmeye başlamıştım …Vaftiz edilmemiş kalemlerle günahlar yazmak ve onları cennetin sokaklarında illegal yollarla dağıtmanın planlarını yapıyordum içimden. . Olmuyordu. Bir erkeğe dokunmayı günah sayan kodlanmışlığımı silemiyordum kafamdan … G noktamı çarmıha gerip günahları download ettiğim kara kaplı klasörlerimi ateşe vermek ve koşarak uzaklaşmak istiyordum kendimden. Onunla tanışmadan önce dayarım namluyu şakağıma , saklanırım silahın şarjörüne olur biter… diyordum ama artık o da yoktu. Varlığı intiharıma yasaklar koyuyordu, kokusu Azrail için açtığım ihaleye fesat karıştırıyordu... Ölemiyordum , bırakıp gidemiyordum onu bir türlü…

11.

“Otobiyografobisi” olan iki insan gibi sürekli hayattan ve gelecekten konuşuyorduk. Geçmişimize giden yollara mayınlar döşedik , dikenli teller ördük , kimsenin bilmediği tuzaklar kurduk dört yanına…

Ayağa kalkıp yanıma oturdu. Saçlarımı okşamaya başladı. Bana yaklaşacak ve hazır olmadığım bir istek de bulunacak diye ödüm kopuyordu. Kırmak istemiyordum onu. Yanına uzanıp kafamı kucağına yerleştirdim. Sustum, sustum… Derken sesim titreyerek onu sevdiğimi ama dokunamadığımı söyleyiverdim. Her zamanki gibi gülümseyişi yetişti imdadıma.

Sana bir hikaye anlatmak istiyorum dedi.

Güzel, gerçek ve sonsuz bir aşk hikayesi…

Misafirlikteyken annesinin kucağında uyuyakalan bir çocuk gibi rahatlayıp gözlerimi kapadım … Göz kapaklarımın ardına sızan tek şey mumların o alıngan ve kırılgan alevleriydi.

Bir kapı açıldı önümde , rengarenk ışıklara doğru birkaç adım attım … Orada bir banka oturup gerçek dünyada anlatılan hikayeyi rüyalarımın zimmetine geçirmeye başladım. Öylesine huzurluydum ki o an , kendimi bir masalın ortasında buluverdim … ;

.

12.

“ Şehir içi vapur seferlerinde görevli bir kaptan vardı.” Diyerek başladı hikaye…

“ Utangaç biriydi. Utangaç ama senin kadar yakışıklı bir adam … Beyaz üniformasını giyer , her sabah yediyle beş buçuk arası Suhulet adlı gemisini iki iskele arasında götürüp getirirdi. Baderna edilmiş halatların yaşamına benzetirdi hikayesini…

Mutluluğa alarga duruyordu yıllardır.

Bir sabah vapurunu ikinci sefere hazırlarken camdan dışarı baktı ve aynen şunu düşündü. “Tesadüf tanrının adlarından biridir”

Kadının vapura binişini, geminin kıç tarafına doğru yürüyüp oturuşunu, sonra kendine bir çay söyleyişini, çantasından kitabını çıkartıp kucağına koyuşunu, etrafına bakışını, etrafına bakarken martılara gülümseyişini, çayın gelmesiyle beraber kitabını açıp okumaya başlayışını seyretti.

Kaptan yüreğinden aldığı emirle vapurun hızını düşürdü. Kontemplatif ( Tanrıyı seyre dalma) bir yoğunlukla iki iskele arasında dümeni gökyüzüne çevirmek istedi. Yüreği o bir anın içinde sürmenaj oluverdi. Poseydon’a dönüp aşık olduğunu müjdelemek, bağırmak haykırmak istiyordu. Yüreğinin terra incognito (keşfedilememiş bölge) yazılı haritalarını yakıp küllerini denize saçmak gibi çılgınlıklar esiyordu kuzeyinde …

Kaptana göre vapura binen o kadın yıllardır deneyip de yapamadığı aşkın tarifiydi. Nazım Hikmet’in yastık altında unutulmuş kayıp bir şiirdi o.

İşte her şey o gün o saatte kaptan köşkünün camından tesadüfen gördüğü o kadına aşık olmasıyla değişiverdi. Aşk ilk iş olarak uykularını haczetti. Elindeki falçatayla gözkapaklarını kesip attı. Sanki yüreğine mutluluk transplantasyonu yapan cerrahlar, içinde koca bir ümitsizlik unutmuştu. Günden güne sancılar patlak verdi. Arka bahçesinde aşkın suladığı dişi kenevirler bitmeye başladı. Tutkunun parlayan dişlerini görüyordu şah damarında… Tutkunun parlayan sivri dişleriydi onlar

Aslında kendi de pekala biliyordu o beyaz üniformanın içinde hoş bir adam olduğunu ama elinde değildi. Nolucak abi … diyordu , alt tarafı gidecek ve bir merhaba diyeceksin… Ama güvenmiyordu işte kendine , en çok da dilinin ihanetinden korkuyordu. Biliyordu onu orada bir başına bırakıp gideceğini. Ya… diyordu bu kadın benden hoşlanmazsa, ya reddederse beni… Dünyanın bütün utangaçları gibi , o tanıdık reddedilme korkusu çullanıveriyordu üzerine, ateşe veriyordu cephaneliklerini…

Her sabah gemisine binip karşı iskeleye götürdüğü bu kadınla konuşamamak günden güne içinde öyle büyük yaralar açtı ki yemeden içmeden kesildi… durduk yere kusmaya başladı.

Garip hayaller kuşatıyordu etrafını , mesela ; gemiyi batırıyordu. Gemi batıyor ve o da koşup sevdiği kadını kurtarıyordu. Bu onunla konuşmaktan daha mı kolay bir yoldu. Tabi ki hayır ama ona göre öyleydi işte. Islak bedenini kıyıya kadar taşıyıp ona merhaba diyecekti. Belki de filmlerdeki gibi sırılsıklam öpüşeceklerdi o anda…

Günler geçti. Yüzmeyi unutmuş ,boğulmak üzere olan bir su damlasıydı artık. Kınında mastürbasyon yapan bir bıçak gibi uykularında bileniyor , gün be gün edilginliğini kıramadığı için kendinden nefret ediyordu.

Her şey bir anda oldu. Dümeni bırakıp hızla aşağıya indi. Kadının oturduğu banka doğru yürüdü , yürüdü ve tam ayaklarının dibinde durdu. Kadın kitabın arkasından doğup kaptana baktı. Adam elleri ve sesi titreyerek de olsa merhaba… dedi. Kadın sustu. Önce ayağa kalktı , sonra… sonra oturdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. O güzel kırmızı dudaklarını ısıran dişleri göründü ve ağzından ürkekçe bir merhaba uçup gitti. Onun da sesi titriyordu. Kaptan bundan aldığı cesaretle kendisini her sabah gördüğünü , daimi müşterisi olduğu için gelip konuşmak istediğini söyledi. Eğer gemi batarsa ne yapacağını bilip bilmediğini sordu. Gülüştüler.

Kaptanın yanında durmayacaksın… dedi adam , çünkü gemiyi en son o terk eder…

Peki ya uğruna ölünecek bir adamsa … derken kadın neredeyse ağlıyordu

Kaptan vapuru iskeleye yanaştırdıktan sonra tekrar kadının yanına koştu ve adını sordu. Burcu … dedi kadın ama sen bana Zuhal de olur mu?...

Her ikisinin de tokalaşmak için uzanan ellerinde mavi kıvılcımlar çıtırdadı. Kaptan , Zuhal ‘in geriye doğru ilerleyen adımlarında evine dönen mutsuz bir kadın gördü. Arkasını dönüp ufukta batmasına daha bir saat olan güneşi seyretti. O kadın, Goethe’nin bahsettiği şu bizi yükseklere çeken kadının ta kendisiydi.

13.

Çok geçmeden arkadaşlıktan doğup aşkın koca sularına dökülen bir nehre dönüştüler.

Özlemek denilen şey yastıklarına, duvarlarına, gecelerine sinmişti. Defalarca dolup boşalan kül tablaların, göz kapaklarının hemen ardında bekleyen hayallerin, ağlamaktan makyajı akmış gecelerin çağlar süren o karanlık rengini yaşıyorlardı…

Bir süre sonra geminin arka tarafında bir arkadaş gibi buluşup konuşmak, kokusunu duydukları tene dokunamamak, bir şişe rüzgârla yıkanmış saçlarını içememek akıllarına deli gömleği giydirmeye başladı Olmuyordu. Birbirlerini bir gün dahi görmeseler kanları çekiliyor, çıldırışlara iltica ediyorlardı. Artık biri şırıngaysa, diğeri serum lastiği olmuştu… Her ikisi de kriz geçiren hasretlere enjekte olmak için bekliyordu. Beklemekten kamburu çıkmıştı artık yalnızlıkların…

Bir gün Kaptan ,sabahın ilk ışıklarıyla iskeleye gittiğinde Zuhal ‘i orada ağlarken buldu. Adamcağız beynini asit havuzuna düşürmüş gibi yalpaladı. Canı yandı. Öyle bir sarıldı ki sevdiği kadına , işte o saat kaçmaya ve çok uzaklara gitmeye karar verdiler…

Ama biliyorsun dedi Zuhal; ailemin zoruyla yapmış da olsam ben evli bir kadınım…Bunun senin için önemli olmadığına emin misin?

Kaptan sevgilisinin gözlerine baktı ve dudaklarına bir çift kanat takıp onunkilere kondu …

Her şeyi ayrıntısına kadar planladılar. Adam deniz aşırı seferler yapan bir yolcu gemisinin ikinci kaptanı oldu. Bir süre denizlerde yaşayacaklar sonra kendilerine en uygun olan yerde yeni bir hayat kuracaklardı. Sevginin saf maddesinden inşa edilmiş yeni bir yaşam bekliyordu artık onları…

Nitekim 13 Ekim sabahı Zuhal evden işe gidiyormuş gibi ayrıldı. İki aşık Karagümrük limanının kapısında buluştular. Kaptan yeni işine ve yeni hayatına attığı o ilk adımdan öylesine emindi ki , adımları doğru karar vermiş insanların ki gibi basıyordu toprağa …

Tam otuz beş yıl aşklarını dünyanın bütün limanlarına kazıdılar. Uykudayken bile birbirlerini özlüyorlardı. Bunun gelip geçici bir heves olmadığını , birbirleri için yaratılmış olduklarını artık kimse inkar edemezdi. Ne var ki her güzel şey gibi bu da bir anda geçip gitti. Kaptan emekli oldu. Bir kıyı kasabasında güzel bir ev satın aldılar. Hayatta bir çocuk dışında istedikleri her şeyi elde ettiler. En güzeli de birbirlerini hala ilk günkü gibi seviyor olmalarıydı. Tek bir çatlağı tek bir kırığı bulunmayan yüreklerinin hala birbirleri için çarpıyor olmasına ,mucizenin gizli öznesi adını koydular. .

Her şey masal kitaplarından kırpılıp hayata yapıştırılmış gibiydi. Lakin yıllar sonra bir sabah evlerine bir sessizlik sokuldu. Kaptan karısına bir rüya gördüğünü ve ölmüş olduğunu anlattı. Sonraki günlerde dudakları sanki artık konuşmamaya yeminliymişçesine çok nadir aralandı. Yaşlı adam o günden sonra en fazla üç saat uyumaya başladı. Aniden yataktan kalkıyor prostat telaşlarıyla balkona çıkıp gözünü uzaklara, çok uzaklara dikiyordu. Zuhal ise bunca yıldan sonra yanındaki yastığın boş kalmasına bir türlü alışamıyordu. Denizin ve mutlu bir hayatın getirdiği enerjiyi hala yüzünde saklasa da , o da artık ihtiyar bir kadın sayılırdı. Ve kocasının bu durumu onu hayatında hiçbir şeyin etmediği kadar kahrediyordu.

Bir gece sabahlığını giyip kocasının arkasından balkona çıktı. Hala deliler gibi sevdiği adamın beyaz saçlarından öptü, kokladı. Cebindeki tokayla saçlarını bağladı ve karşısına oturdu. Bir süre daha aşık olduğu adamı seyretti. Ve şöyle dedi ; Çok mu mutsuzsun…

Adamın kederli gözleri hala uzaklara değiyordu. Seni böyle görmeye dayanamıyorum dedi Zuhal … adam gözündeki bir damla yaşı koluna silerek ses telleri kısılmış bir sinek gibi vızıldamaya başladı;

- Olmuyor , yapamıyorum… Çok fazla zamanımız kalmadı… bu hayat… bu hayat yetmedi bana be sevgilim ,doyamadım daha sana sarılmaya ,doyamadım sabahın o ilk saatlerinde kokunla uyanmaya… hazır değilim daha seni kaybetmeye anlıyor musun … ölecek ve bir daha seni göremeyecek olmak yakıp yıkıyor beni, içimdeki her şeye tecavüz ediyor , canımı acıtıyor artık… silemiyorum bunu aklımdan, kazıyamıyorum bir türlü … Hala öyle çok seviyorum ki seni keşke bunun bir çaresi olsa diyorum kendi kendime, keşke bunun bir çaresi olsa….

Zuhal yerinden kalkıp kocasının boynuna sarıldı. Gözyaşları adamın beyaz saçlarına karıştı. Sonra kısacık öpüştüler. Dönüp tekrar sandalyesine oturduktan sonra ;

Biliyor musun dedi … sana hiç yalan söylemedim ama bildiğim her şeyi de anlatmadım.

Adam telaşlanır gibi oldu. Zuhal bildiği için kocasının huyunu “telaşlanma…” dedi hiçbir sorun yok… Kocasının derin derin nefes alışını bekledikten sonra devam etti …

Şu an sana anlatacağım şeyleri aslında bilmemen gerekiyor. Bu yüzden biraz korkuyor ve endişeleniyorum. Ama senin bu halini gördükçe, inan her gün tekrar tekrar, defalarca ölüyorum? Beni şimdi çok iyi dinle olur mu bi tanem

*

Bundan yüzyıllar önce cennette yaşıyorduk. Senin güzel bir karın vardı. Belki de meleklerin en güzeliyle evliydin. Ama biz birbirimize hayır diyemedik. Vazgeçemedik. Ayrılmaktansa günahkar olmayı tercih ettik. Tanrıya gidip her şeyi anlattık. Ve bizi sonuna kadar dinledi. Sonra kutsal adaletin gereklerini anlattı. Zaten her şeyi biliyorduk, razıydık cezamıza…

İki meleğin aşk için günahkar olmayı seçmesine kızmadığın ı, dahası erdemli bile bulduğunu söyledi tanrı ve aynen şunu ekledi ;Ancak… ; bu aşkın mükafatı olduğu gibi, ihanetinizin de bir cezası olmalı ...

Aşkımızın ödülü; dünyaya gönderilmek ve altı kez reenkarne olup birbirimize tekrar , tekrar aşık olmaktı. Altı insan ömrü boyunca yaşanacak büyük bir aşktı bize vaat edilen. Yalnız Tanrı’nın bir de şartı vardı elbette. Bu sırrı sen, yani erkek melek bilmeyecekti. Her seferinde ne pahasına olursa olsun dişi melek erkeği bulacak ve o sonsuz aşkı başlatacaktı. Her ne şartta olursa olsun erkek melek bu sırrı öğrenirse şayet ,cezamızın verileceği yedinci hayatta çekeceğimiz çile ona göre artacaktı.

Ve şimdi artık sen bu sırrı biliyorsun…erkek melek , sırrı öğrendi bi tanem… bu yüzden korkuyorum, çok korkuyorum anlıyor musun?

**

O, ağzında kaktüs çiğniyormuş gibi duran , avurtları çökük ihtiyar bir anda ayaklanıp bağırmaya başladı. Ne yani dedi seni bir sonraki hayatımda da görebilecek miyim!? Zuhal şaşırmıştı. Böyle bir hikayeye hemen inanmasını beklemiyordu. İnandın mı dedi kaşlarını kaldırarak. Tabi ki inandım… dedi adam , seninle yaşadığımız bu aşkın daha başka ne gibi bir açıklaması olabilirdi ki… İhtiyar ayağa kalkıp karısına sarıldı. Sanki bir delikanlıymış gibi belinden kavrayıp ayaklarını yerden kesti. Onu önce boynundan sonra dudaklarından öpücüklere boğdu Hemen içeriye koşup bir kırmızı şarap açtı ve gökyüzüne bakıp dakikalarca Biliyordum diye bağırdı, biliyordum…biliyordum!!!!

O günden sonra tekrar eski günlerde ki gibi huzurdan ördükleri hayatın içinde sıcacık bir aşk yaşamaya devam ettiler. Ölene kadar her gün bir öncekinden daha güzeldi..

Güneşli bir nisan sabahı Kaptan uykusunda öldü , ondan iki yıl sonra aynı tarihte de Zuhal ‘in gözleri kapandı...

Zavallı kadıncağız bir sonra ki hayatta ne olursa olsun sevdiği adamı görebilmek için son nefesini verirken dahi sürekli tanrıya dua ediyordu

14.

Hikaye bittiğinde her ikisi de ağlıyordu.

Uranüs gözündeki yaşları silerek şöyle dedi; tanrının merhametinden şüphem yoktur ama bu kadar acımasız olabileceği aklıma gelmemişti. Görüyorsun ya başka çarem yoktu. Senin, yani sevdiğim adamın öyle her gün tekrar tekrar öldüğünü göreceğime bir sonraki hayatta cezaların en büyüğünü çekmeyi tercih ettim.

Bir erkek olarak dünyaya geldiğimi anladığımda gökyüzü kafama düşüp parçalandı. Nolucak şimdi dedim kendime ... nolucak şimdi !!!

Düşündüm. Seni çok daha önce bulmuştum aslında. Yürüyordun. Yüzündeki o mutsuzluğun sebebini bile bile sana yardım edemiyordum. Sonra başka çarem kalmadı ve gidip bir kadın oldum. Sırf senin için. Ama sen şimdi bana dersen ki “bunu kabul edemem”… daha önce yaşadığımız altı hayat bile değerdi bu yaptığıma be sevgilim.

SON…

Karşımdaki o kaba hatlı yüz bir anda güzel bir meleğe dönüştü. Ya da ben öyle görmek istedim bilmiyorum. Kendisine Uranüs ,yani yedinci gezegenin adını veren bu kadını ne kadar çok sevdiğimi ve ne kadar çok özlediğimi işte o yedinci hayatımda bir kez daha anladım. Kafamı kaldırıp onu taaa içimdeki dehlizlere doğru çekerek öptüm. İşte o an tekrar anladım ki ben bu dudakları zaten yüzyıllardır öpüyordum …

Kısacık bir sonsuzluktur seni öpmek (

6 yorum:

kacakkova dedi ki...

kücük hanim,
güzel bir anlati, entellik yok,sarkma yok, uzun ama kendini okutuyor....kisinin elleriyle basinin derde girdigi paragrafi özellikle pek bi sevdim...

gunes ener dedi ki...

Sayın Kaçakkova, daha önce "birader" şimdide "küçük hanım" şeklindeki ifadeleriniz tuhafıma gitti. İmdi, kadın/erkek(ve varyasyonları dahilinde) herhangi bi kimlik üzerinden algılanmamaya gayret ettiğim bir duruşum mevcut hayatta. Felsefeyle hayl iilgili olduğum, sosyoloji, psikoloji (okuduğum asal daldır) öğretilenlerden , ezbere yaklaşımlardan kendimi arındırıp, zaman-mekan- diktelenen bilgi işgalinden kendimi arındırmak ve evrencel bir odağa-insan- noktasına algımı koymakla cedelleşiyorken hala, fikri,zihni,gönlü bu evrensel bilince açık arkadaşalrdan gelen bu kategorilendirme beni mutlu etmiyor. Sanalda özellikle kelimelerle var olunabilen bir düzlemde kişiliğimin ve kimliğimin ötesinde işeret ettiğim bir takım noktaların önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Aldığım eğitimler, bilgi dağarcığım, iq'um, sosyo ekonomik kültürel bileşkelerim, genetik mirasım, arihsel konjektörüm vs bütün bu düşlediğim odağın yanında çirkin lekeler gibi kalıyor. Bu nedenle bu ifadenize de itiraz edeceğim. Hikayeyi bir sipariş üzerine yazmış idim, teşekkür ederim yorumunuza beğendiğinize. Bu arada sizin n,r yazınıza dair yorum yazacağım aklımda ;)

Bugünü Yaşama Arzu'su dedi ki...

an, sonsuzluk, ölüm, yaşam, iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru,yanlış... Sonra bize dayatılan sınırlar ve tüm bu sınırları sorgulatan mücadele. Bu güzel hikayede hepsini bir arada buldum.
Sizin de yüreğinize sağlık sevgili Güneş:) Kalemin hep tütsün:)

gunes ener dedi ki...

:) Çok teşekkür ederim .

kacakkova dedi ki...

valla biraderler yanlis oldu haklisin, kali ve günes kardesler diyecektim öyle demisim, afola....ama kücük hanim da israr ediyorum, yazinin sonuna gelince öyle geldi dilimin ucuna, rahatsiz etmeyecekse tabii....

gunes ener dedi ki...

yok sıfat yakıştırma sevmiyorum kacakova. Adım güneş, hanım değilim kücük hiç değilim..adımla seslenirsen sevinirim.