Kristal Gece...Tarihi Öykü [Bölüm 1]



Aynadan kendime bakıyorum. Milyonlarca yıldır saydam aynadaki aksimizde kendimizi değil ölümü seyrediyoruz... Zamanın, yaşanmışlığın bıraktığı silik izleri seyrediyoruz yüzümüzdeki.

Yüzüm... Kaç acıya tanık oldu, kaç acıyı sakladı herkesten yalnız kendine? Kımıltısız günler geçiyor bu sonsuz yansımaların sonsuz yanılgıları eşliğinde... Bembeyaz sanki yüzüm. Kundaklar gibi... Kefenler gibi... YAŞAM VE ÖLÜM GİBİ !...

Aynada kendime bakıyorum. Gözlerim kan kızılına dönmüş, gözaltı torbalarım zayıf, uzunca yüzümde sırıtıyor... Alex Misakian...

BU BEN MİYİM??

Uzun, düz, omuzlarımı aşan kahverengi saçlarım... Kahverengiden kızıla çalan alevler gibi... Rüzgarın hoyratça okşadığı hani. Gözlerim; kahverengi onlarda. Yaşam kadar kahverengi... Hiç pırıltısız kalmıyorlar yine de. Her biri, fazlaca okumaktan olsa gerek üç dereceden miyop camlarıyla siyah kemik çerçeveli gözlüklerimi çıkardığımda ancak, çıplak olarak baktığımda görebiliyorum parlaklıklarını. Garip, uzunca bir yüzüm var işte. Alay eden bir yüz. Herkesle, her şeyle, hatta kendiyle bile.

24 yaşındayım öyle mi? Şu sıralar yerel bir televizyona metin yazarak geçimini sağlayan... Aslen İzmir doğumlu ama eski İzmir -antik Symirna- ruhuyla yaşayan...24 yaşında olmak... Zaman öyle hızlı akıp geçiyor ki... Anımsıyorum, altı yaşlarındaydım. Hiç tanımadığım dedemin ölümünden sonra bizimle yaşamaya başlayan, çocukluğumun en yakın arkadaşı; anneannem, dayımlara gidiyor: Yunanistan'a. Bir süre orada kalacak. Yatağa; bana o zaman kocamanmış gibi gelen anne-babamın karyolasına gömmüşüm başımı, ağlıyorum. Ayrılıklar beni hırpalıyor ta o yaşta bile. Anneannem anlatırdı masal gibi o zamanları... Türklerle kardeş, yepyeni yarınlara gebe bir ülkede nasıl güzel umutlar beslenerek yaşandığını. 1955 yılına kadar...

bölüm bir

Alex, yapmaya karar verdiğini yapmadan önce kendisiyle yüzleşmek için oturduğu aynanın karşısında kendiliğinden süzülen gözyaşının flûluğundan fırlayıp şimdi’sini geçmişe götürüveren o zamanı anımsadı. Henüz altı yaşlarındaydı, büyükannesinin dizine koyduğu başını güçlü ve asil bir el okşuyordu şefkatle. Büyükanne İrma altmış yaşlarında,beyaz saçlarıyla, çok acı çekmiş olduğu yorgun mavi gözlerinden belli bir kadındı.Torunun saçlarını okşarken”o “ olaylarda kaybettiği eşini görüyordu kocasının anısını taşıyan torunu Alex’de.

“Ağlama be Alex döneceğim, çok kalmayacağım Yunanistan’da. Topu topu bir hafta, göz açıp kapayana kadar geçer… Hem kardeşimi, büyük dayını çok özlemişimdir, dünya gözüyle bir görmek isterim..”,dedi İrma yumuşak sesiyle. Oysa Alex’in ikna olmaya niyeti yoktu. Tüm çocuklar gibi büyüklerin akledemediği yolları çarçabuk bulurdu.” Her Cuma onu görüyorsun ya..”. Kendisine bakan ıslak büyük gözlere kenetlendi, şevkatle; ”A… çocuk bunu nereden öğrendin sen, annen mi söyledi?” diye sordu.”Evet…Her Cuma tam güneş batmasına yakın buluşuyormuşsun O’nunla. Hem büyük dayım neden Yunanistan’da büyükanne?”

Alex’in saçını okşarken daldı İrma. Yüzündeki ifade dondu. İrma’nın yüzüne yakışmayan mavi gözlerindeki parlaklığı yutan hatıralar Alex’i çektiği gibi geçmiş zaman girdabından, çekiverdi kendisini. Anımsıyordu onca zamanın törpüsüne rağmen. Gençti o zamanlar, güzelliği dilerle destandı ama o hayatının aşkını bulmuş yüreğinin sahibine kadınlığını, aşkını, bakir teninin beyazlığını ve çokluğunu ve O’na, büyük aşkına, babalığı yaşatacak çocuklar vermişti. Her gün Tanrı’sına şükrederdi bu kadar mutluluğu kendisine bahşettiği için. O güne kadar..

İrma o günde her gün yaptığı gibi erkenden uyanmış kocasına kahvaltıyı hazırlayıp çocuklarını da okula gönderdikten sonra temizliğini yapmış hatta alışverişe çıkıp eşinin en sevdiği yemeği yapmak için balık seçip öğle yemeğine yetiştirmişti. Kokusundan canları çeker diye çok iyi anlaştıkları Türk komşularına dolu dolu iki tabak götürmeyi ihmal etmemişti. Bir marangoz olmasına rağmen eşi o kadar çalışkandı ki, o dönemde çok az kişide olan radyo, telefon gibi dönemin lüks kaçan eşyalarına bile sahiptiler. Herkes tanır ve severdi Yorgo’yu. Anadolu’dan bile gelen müşterileri oluyordu. Ev işleriyle uğraşırken müzik dinlemeyi severdi İrma . O zamanlar yaptığı iş; iş gibi değil dans gibi gelirdi. Kendi kendine gülümsedi; bu düşüncesine; artık evlenmiş, genç kızlık düşlerini gerçekleştirmiş bir kadın olsa da, cilveli ve genç kızlara yakışan fikirleri kafasından bir türlü atamamış olmasına...

Radyodan gelen müzik;Edith Piaf...Böyle buğulu bir ses...hayatın bütün melankolisini yudum yudum içmiş,aşkın çarpması ve hüznün sarsmasıyla çakırkeyf bir tanrıça gibi fısıldıyordu kulaklara..Tam bu esnada radyodan gelen müzik kesiliverdi. Aniden..Şah damarı kesiliveren bir hayvan gibi..İçi nedensiz bir ürpertiyle doldu, yaptığı işi bıraktı kulak kabarttı.

Radyodaki ses; tok, kelimeleri zapturapt altına almış bir tonda konuşmaya başlamıştı.

Radyo spikeri: Dikkat Dikkat! Burası Türkiye radyosu, TRT Fm.6 Eylül 1955. saat öğleden sonra Bir. Sayın dinleyicilerimiz şu anda elimize geçen haberi duyuruyoruz. Ulu önderimizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki doğduğu ev bombalandı. Tekrar ediyorum, atamızın Selanik’te doğduğu ev yunanlılar tarafından bombalandı. Bu çirkin Saldırının genel manadaki sebebinin 29 ağustosta Londra’da düzenlenen yavru vatan Kıbrıs sorunu ile ilgili konferansta tarafların uzlaşmaya varamamasından kaynaklandığı ve yunan tarafının protesto saldırısı olduğu sanılmaktadır. Kurtuluş savaşından sonra mağlubiyetlerini unutamayan Yunanlıların, savaş alanında kazanamadıkları Kıbrıs’ı, diplomatik oyunlarla masa başında da kazanamayacaklarını anlamaları üzerine başarısızlıklarını sindiremeyip böylesine bir saldırıyla mukaddesatımıza zarar vermeye çalışmışlardır.

Radyodan müziği bölen haberi dinlerken marangozhanede çalışmayı durdurdu Yorgo. Yüzünü asmış soğuk bir sessizlikle ve dingin bir sakinlikle eve doğru yola koyuldu. Aklına düşen şey kelimelere dökülmese de zor günlerin kendilerini beklediğini biliyordu.

“Büyük anne neden susuyorsun?” Alex, sevgili torunu Yaşlı İrma’nın işaret parmağını tutmuş sarsıyordu. Ama irma daldığı geçmişinde yüzdürüyordu ruhunu hala..İrma, o güne dair anımsadıklarını aklından geçiriverdi bir çırpıda. 6 eylül tarihli İstanbul ekspres gazetesinin akşam baskısını ve sür manşeti: Atamızın evi bombalandı!”

İstanbul’da ve İzmir’de ellerinde Türk bayraklarıyla toplaşan kalabalık ve ağızlarından çıkan öfkeyle karılmış slogan:Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır !

Ertesi gün Taksim Meydan’ından büyük bir miting düzenlenmişti. Bombalama olayını protesto etmek için büyük bir miting..ardından geri dönülemez” o” süreç..Kapı çalınmıyor yumruklanıyordu. “İrma, kapıyı aç, İrma!” Kocasının sesi endişeliydi. Derin bir nefes alıp açtı

İrma içerden kilitlemiş olduğu kapıyı ivedilikle. Yüreği ağzındaydı. “Sen miydin Efendi, gel içeri gel!” İkisi de soluk soluğaydı. Sarıldılar. Hiç ayrılmayacak olmayı umarak. Eksikleşerek, çoğalarak..mümkün olmayı istemenin derin keskinliğiyle. İrma gözünden süzülenleri elinin tersiyle sildi. Kocası aşkla ve merhametle bakıyordu kendisine

“Üzülmeyesin be gül gözlüm. Geçecektir. Sancılı bir dönemdir yaşadığımız, hepsi bu. Korkma. Anjelik’le Yannis gelmedi mi?” , diye karısını teskin etmeye çalıştı Yorgo.

İrma;”yoo, gelmediler. Yannis seninle değil miydi?”, dedi sesi son kelimeyi söylerken titreyerek. “Beraber kapattık atölyeyi. Onu Anjelik’i almaya gönderdim.”

Tam o sırada kapı çalınmasıyla davrandılar kapıya. Bilinmezin esareti korkuya merakı piştiliyordu böyle zamanlarda. Kapıyı açtı Yorgo. İrma hemen arkasında kocasının gövdesini siper ettiği yakınlıktan bakıyordu heyecanla.. Kapıda Anjelik’i gördü. Sarıldı kızına. 6 yaşlarında korkmuş anlamaz gözlerle annesinin ve babasının duygularını çözümlemeye çalışan meraklı gözleriyle.” Yavrum, dayın nerede? Yannis, nerededir o?”, diye sordu kızına.

“Beni bırakıp kiliseye gitti. Dua edecekmiş, beni merak etmesinler”, dedi Anjelik.İrma eliyle endişeli bir şekilde ağzını kapasa da ağzından çıkan endişeli inlemeyi bastıramadı.

“Ah Yorgo, korkuyorum ben.” Kocasına sokuldu; karısını kollarına alan Yorgo

“Korkma, korkma.. Hepsiyle doğumdan beridir tanışırız, komşuyuz. Tek bir gün bile kavgamız olmamıştır. Bu da geçecektir.”

“Korkum Yorgo, canımıza bir şey olacağından değildir. Ya hükümet atarsa, sürerse bütün Rumları, gayri Müslimleri buradan? Savaştan sonra bir yasa çıkardı hükümet. Ancak biz…

Yorgo devam etmesi için baktı kadınının gözlerine;”Evet İrma’m, biz?”

“Keşke gitseydik be Yorgo. Şimdiye korkumuz kalmazdı yüreğimiz hoplamazdı en ufak şeyde.”, dedi İrma.

“Benim köklerim buradadır İrma. Seninkiler de. Atalarımız barış içinde yüzyıllarca yaşamışlar. Kimse kimsenin inine de karışmamış başka bir şeyine de. Hem gidenlere ne oldu ki? Yunanistan’da ‘Türk kırması’ diyorlarmış. Gelen haberleri sen de biliyorsun. O tarafta belki daha kötüdür. Hem babamdan kalan bu evi, marangoz atölyesini nasıl bırakırım? Kurulu bir düzeni bırakıp her şeye yeniden başlamak zor. Hadi biz belki bunu başarırız ama ya kızımız?

“Haklısın. Senin yanındayken daha bir güzel oluyor dünya, korkmuyorum artık.”, dedi İrma iyice sokuldu eşinin yanına..

İrma ve Yorgo bunları konuşurken dışarıda ateşli konuşmacılar Türk halkının en duyarlı noktalarına dokunaklı konuşmalarıyla yaklaşıyordur. Milli duygular harekete geçirilmiştir. Mitingle ellerinde megafonlarla kürsüye çıkıp Kıbrıs Türk’tür cemiyeti pankartları altında bağıra bağıra konuşan birkaç adam “Türk milletinin Türkten başka dostu yoktur! Yunanlılar kurtuluş savaşındaki kuyruk acını Kıbrıs’tan çıkarmaya güçlerinin yetmeyeceğini anladıktan sonra atamızın evini…”

Hiç yorum yok: