Kristal Gece... Tarihi Öykü [Bölüm 2]



İrma ve Yorgo sarılırken birbirine ve kızlarına dışarıda devam ediyordu karmaşa. Provokatörlerin etkisiyle ve kışkırtmayla halk gayri Müslimlere ait dükkanlara istiklal Caddesi’nden itibaren saldırmaya başlamıştı bile..Bir iki Rum itiraz etmeye çalıştı, baktılar ki kalabalık, her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçmakta buldular çareyi. Karmaşa, talan edilen dükkanların görüntüleri hafızalardan kolayca silinmeyecekti oysa.. Beyoğlu ve çevresindeki dükkanlar ve gayrimenkullar kırılıp döküldükçe, sinsi bir utanç sızmaktadır iki milletin arasına. Caddede ki dükkanların içlerinde ne varsa dışarı sokaklara fırlatılıyordur. İnsanlar dışarı çıkartılıp, karşı koymaya çalışanlar dövülür, hırpalanır…Hıncını alamaz kalabalık yine de, bu kez de mal hırsıyla gözleri dönmüş geri dönülemeyecek bir kendinden geçme hali ile düne kadar yan yana koyun koyuna birlikte yaşadıkları komşularına saldırmaya başlamışlardır. Toplumsal bir cinnet. Maksadını aşan bir had..Yorgo; yaşadıkları evin basılacağını anladığı için komşusu olan en sevdiği dostu Mehmet Beylere sığınmayı düşünmüştü. Karısını ve çocuğunu almış geçen onca zaman kadar kilise’den dönmeyen İrma’nın kardeşi Yannis’i bulmaya gitmeden Mehmet Beylere emanet edecekti. İrma anımsıyordu hala minnetle Mehmet Efendiyi.“Geçin içeri Yorgo Efendi. Hatun, hatun gel. Misafirlerimizi karşıla…”dedi komşu. ” Gel İrma hanım, kızım sen de gel, buyurun şöyle.”, dedi oyalı çemberini çenesinin altına alışkın bir el hareketiyle bağlayıveren komşunun karısı. “Sağ olun”, dedi İrma müteşşekkür gözlerle kadına.

Tedirgin bir iç geçirmeyle engel olamadıkları şekilde titrerlerken Komşu Mehmet Efendi aralıklarla pencerenin perdesini aralayıp sokağa baktı, Komşunun bakışından sokağın büyük bir kısmı görülebiliyordu. Ellerinde meşalelerle oradan oraya koşuşturan guruplar gördükçe yüzü asılıyor kaşlarını çatıp olanlara bir son verememenin acını taşıyordu içinde Mehmet Efendi de. .“Bunlarda iyice azıttı. Bir tuhaf oldu memleket. Yani bir iki densizin yaptıysa bunu sizin ne suçunuz var? Bunca yıldır ne fenalığınızı gördük ne başka bir şey! Allah Allah, millet öfkesini nereden çıkaracağına şaştı, pes doğrusu. Aman ,birileri geliyor ellerinde meşaleler yakmışlar. Hanım al misafirlerimizi arka odaya götür…”, demişti Mehmet Efendi. Çok geçmeden kapı deli gibi yumruklanmıştı. Kapıya iyice yaklaşıp, “Ne var? Destursuz ahıra girer gibi. Nedir derdiniz?”, dedi Mehmet Efendi. Ateşli kalabalıktan biri öne çıkarak konuştu;”Türk müsünüz? Müslüman mısınız?” Mehmet Efendi ;”Elhamdülillah!”, diye yanıtladı soruyu. Biraz daha konuştular ve ikna olan kalabalık hızla başka kapıları çalmaya devam etti. İçeri döndüğünde Mehmet Efendi Yorgo’nun kendisine işaret etmesiyle yalnız konuşabilmek için odaya çekildiler. “Yannis, İrma’nın kardeşi, ortalarda yok . O’nu bulmam gerek. Bizim hanımla kız sana emanet, seslenme gittiğimi onlara,endişelenir İrma’m, bilirsin kadın yüreği güvercin gibidir tez titreşir.” ,dedi Yorgo. Ardından bir gölge gibi kapıyı araladı ve kiliseye doğru yola koyuldu.

Bu arada dışarıda küçük bir kıyamet kopuyordu. O güne şahit olan görgü tanıkları ve tarihi kayıtlara geçen bilgiler ilginçtir.:”Bir gurup saldırgan fanatik, teknelerle adalara gider, oradaki Rumlara saldırırlar. Ne olduğunu anlayamamış azınlık canlarının derdine düşmüştür. Her taraftaki saldırılardan dolayı mal varlıklarını bırakıp kaçmaya çalışırlar. Saldırganlar bu kez çalamadıklarını yıkıp, yağmalamaya başlar. İstiklal caddesi moloz yığınlarından 40 cm kadar yükselmiştir. İstanbul un çoğu yeri moloz yığınına dönmüştür…Balıklı papazının kafasına sopayla vurulmasından dolayı öldürüldüğü de ortaya çıkacaktır daha sonra.”

Yorgo, kaça saklana kilise doğru gitti. Yannis’i bulmayı amaçlıyordu. Kilise dükkanının; marangoz atölyesinin yakınlarında bir yerdeydi. Ve işte o zaman gördü; sote bir yolda, bir gurup gencin Yannis’i ortalarına almış çevresine alev çemberi yakılmış bir akrep gibi, Yannis’i tartakladıklarını. Gizlice yanlarına yaklaştı Yorgo, ardından elini cebine soktu ve sanki bir silah taşıyormuş gibi,” Hop! Bırakın onu! Yoksa cebimdekinin tadına bakmak zorunda kalacaksınız.“, dedi. Gurup şaşırdı önce, birden bire karşılarına çıkıveren bu adamdan. Yorgos yavaş yavaş Yannis’in yanına gitti. Yorgos sadece Yannis’in duyabileceği şekilde; ”Hemen Mehmet Efendinin evine git. Seni durduran ve soran olursa Türküm de, Müslüman mısın derlerse Elhamdülillah, de ve acele et!”

Yannis kafa sallayıp soluk soluğa koşmaya başladı. ilk şaşkınlığını üzerinden atan gurup, ellerindeki sopaları daha bir öfkeyle kavrayıp Yorgo’nun üzerine doğru yürümeye başladılar. Geriye kesin bir hareketle döndü Yorgo ve dükkanının bulunduğu yere doğru hızlıca koşmaya başladı.Önünü kesmeye çalışan iki genci iteleyerek yolunu açtı, koşmaya devam etti. Marangozhaneye, dükkanına, elleri titrerken kapıyı açıp zar zor girebildi. Gurupta ileri gelen birkaç kişisi öfkeli bir şekilde peşine düştüler. Soluk soluğa Yorgo, kapının arkasına yaslanmış, karısını ve kızını düşünüyordu. Peşindeki saldırganlardan biri ;“Şu dükkana girdi, az daha göremeyecektim. Kesin o dükkanda. Oraya girip saklanmıştır gavur! Hadi!”. Eliyle yaptığı işaretle dükkanı gösterdi. Dışarıdakiler, şişelerle molotof hazırlayıp camdan içeri atmayı daha uygun buldular ve marangoz atölyesi birden bire alev alıp yanmaya başladı...

Ya Sonra..

7 eylül sabahı herhangi bir sabahtı. Güzün ilk ışıkları bir gece önceki karanlığı silip süpürmüştü ama silip süpürülmeyecek karanlıklarda vardı. İrma gece boyunca kızına sarılıp ağlamıştı. Yannis, eve gelmiş, başından geçenleri anlatmış, kendisine gösterilen yatakta yorganı başından aşağıya çekmiş, ama hiç uyumamıştı. Aklında sürekli yaşadığı olayları tekrar tekrar izliyordu. Aynı güne uyananlar İstanbul sokaklarının darmadağınlığını, döküntü ve yıkıntılarını hele de İstiklal Caddesinin moloz yığınlarından yürünemeyecek oluşunu gördüler. Mehmet Efendinin sabah ilk iş olarak Yorgo’nun evinden alıp açtığı Radyodan sıkı yönetim ilan edildiği ve sokağa çıkma yasağını duydular. İrma’nın gözü hala penceredeydi. Hiç uyumamış endişeli yüzünde hala kocasını Yorgo’yu bekleyen ifade, gittikçe umutsuz bir hüzne dönüşmüştü. Daha fazla dayanamayacağını anlayan İrma, eşini aramaya karar verdi. Aksi halde içindeki telaş, kaygı,üzüntü ruhunu kemirecek tamamen bitirecekti O’nu. Kimseye görünmeden kalktı ve harabeye dönmüş sokaklarda, askerlerin, çöpçülerin aralarından yine kimseye görünmeden gizlice geçti, yürürken sağa sola bakınmayı ihmal etmiyordu. Derken dükkanlarının önüne geldi. Enkazı gördü önce bir gece önceki yangından kalan ne varsa onu. Ve hemen ardından iki askerin sedyeyle taşıdıkları bir cesedi, cesedin yanmış eli üzerine örttükleri çarşafın arasından dışarıda kalan elin parmağındaki yüzüğü bile. Gördü her şeyi İrma. Önce yüzü iyice gerildi ardından…Koşmaya başladı. Evine ulaşmalıydı, evine gitmeliydi kocası her şeyi sevgilisi çocuklarının babası Yorgo mutlaka evdeydi. Evde olmak zorundaydı…

Evine girdiğinde zorlanarak açılmış kapıdan çevreye baktı İrma. Ev darmadağınıktı. İçeri girip yıkık, döküntülerin arasında yere düşen telefonunu kaldırdı ,devrilmiş masayı düzelti,sandalyeyi çekti ve telefonun numaralarının çevir yuvarlağına parmağını sokup çevirmeye başladı. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Kendini kaybetmiş, cinnet halindeki insanların sakinliğiyle..Ardından telefonla konuşmaya başladı.. “Alo, Alo orda kimse var mı? Hah, iyi günler efendi beyim. İrma misakian’dır adım. Vali beyle görüşecektim. Nasıl kendisi yerinde yoktur? Hayır efendim kendisine söylemek istiyorum derdimi. Ah,kocam Yorgo... Yorgo kayıp. Nerededir kendisi? Dün komşulardan çıkmıştı dükkana, gelirken belkim kızımıza da şeker alacaktı. Gelmedi. Alo? Aloo?”

-kapattı telefonu yeniden bir numara çevirdi acele acele

“Alo, Beyoğlu emniyet amirliği mi? Ben şey için...ne?(sinirli sinirli) ne demek meşgul etmeyiniz?Yorgo’m, kocam yani, beyim, her şeyim, kayıp, ne olursunuz, yalvarırım. Alooo? Aloooo!

-yeniden çevirir numarayı-

“Alo, hepinizi şikayet edeceğim. hepinizi! bu memlekete sahip çıkan,mazlumun yanında olanlar da vardır elbet! Hepinizi sürdüreceğim,hepinizi!”

Telefonu çatt diye kapadı. Yeniden bir başka numara çevirdi. Bu kez Rumca konuştu. Ardından başka bir numara..

“Alo?komsu kocamı siz gördünüz mü?hayır mı? Her yere baksanız hatırım için? Eve gelmedi. Gelmedi! Siz üzülmeyin. Türkler iyidirler bize zarar vermezler. Allah’tan korkan kişiden zarar gelmez. Aramızda sevgi saygı var. tamam,sağ olun,ben buracıkta telefonun başında bekleyeceğim haberinizi.”

Telefonu kapadı,ağlamaya başladı önce yavaş yavaş sonra da gittikçe güçlenerek, sinir krizi geçirmeye başlamıştı İrma. Yeniden telefona uzandı, ağlamasını ve sesini kontrol etmeye çalışarak son konuşmasını yapmaya koyuldu.

"Alo? İtfaiye mi?..Anayım ben,eşim, Yorgo’nun eşi. Ömür yoldaşım nerededir? Söndürdünüz mü yanıklarını? Canı yanmaz artık onun değil mi hı? Ya benim canım? Benim canımın yangınını kim söndürecek?kim? kimmmmm?”

Oysa başından beri yaptığı bütün bu konuşmaların kablosu kopuk ve hiç kimseyi arayamadığı bir telefonla yaptığını daha sonra hayal meyal anımsayacaktı İrma.

Kendisini bulan komşusu Mehmet Efendi’nin yardımıyla hastaneye kaldırılacaktı İrma. Hastanedeyken kendisini ziyarete de gelen genç bir savcının iddianamesini daha sonra verecektir haberler tarihin bu tuhaf olayındaki daha tuhaf gerçekleri

“Sayın yargıç,mahkemede 6-7 eylül olayları da dava konusudur. DP kurucularından Fuat Köprülü ve başka tanıkların ifadeleri sonucunda,bu olayların DP tarafından tertiplendiği anlaşılmıştır. 6-7 eylül olayları dikkatlice hazırlanmış bir provokasyondur.”Kıbrıs türktür cemiyetinin” taksimde düzenlediği mitingin hemen ardından spontane gelişen bir olay gibi görünen bu saldırı hareketi aslında “farklı” bir amaç için düzenlenmiştir. İşin aslı birazcık dikkat edilirse anlaşılacaktır ki,farklı yerlerdeki saldırılar aynı zamanda başlamıştır. İfadelere,o günün görgü tanıklarının ifadelerine,araştırmalara bakıldığında şu ayrıntılara ulaşılır:

Olaylardan günlerce evvel camilere gidenler vaazlarla Rumlara karşı kışkırtılır. Eylül başlarında İstanbul’a giderlerse “pişman olmayacakları” ifadelendirilir taşradakilere. Rum ev ve dükkanları haftalar evvelinden sistemli bir şekilde tespit edilmiştir. Bombalama eylemi ise daha gerçekleşmeden DP yanlısı İstanbul ekspres gazetesinde dizilmeye başlanmıştır gazetede yer alan fotoğraf ise bizzat Yunanistan Türk konsolosunun karısı tarafından çekilmiş ,

Selanik’te bir fotoğrafçıya bastırılmış ve aynı gece uçakla Türkiye’ye getirilip baskıya yetiştirilmiştir. Cumhur başkanımız Celal Bayar, istiklal caddesindeki moloz yığınlarının 40 cm kadar yükselmesi karşısında şaşkınlığını yenememiş ve “galiba dozu biraz fazla kaçırdık” demiştir. tahripler sırasında kullanılan binlerce balta,kazma,sopa ve kürek yeni ve tek tiptir. Polisin bütün bu olaylar sırasında seyirci kaldığı da kayıtlarda mevcuttur. Rum evlerine saldıranlardan bazıları” korkmayın,canınıza zarar vermeyeceğiz sadece yıkıp gideceğiz emir böyle “ diyeceklerdir. kaydedilen resmi bilgilere göre,3 Rum ölmüş,onlarcası feci şekilde yaralanmış, dövülmüş,hırpalanmıştır.73 Rum kilisesi,1 havra,8 ayazma,2 manastır3584’ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayri menkul yakılmış,yıkılmış. İzmir de ise yunan konsolosluğu,fuardaki yunan pavyonu14 ev,5 dükkan yıkılıp ateşe verilmiştir. İstanbul ve İzmir’de Rum azınlığa karşı gövde gösterisiyle,kamuoyunun gerektiğinde –Kıbrıs- için, bu amaç için savaşa dahi gidilebileceğinin mesajı verilmek istenmiştir. Sayın hakim,ben Atatürk’ün adaleti temsil eden bir türk vatandaşı olarak hakkın ve doğrunun yerini bulması için çabalıyorum. Londra da düzenlenen Kıbrıs konferansında tarafların bir uzlaşma sağlayamaması dahilinde,yavru vatana sahip çıkmak amacıyla-her ne kadar türk tarafı olarak davamızda haklı bile olsak-gövde gösterisi yapmak ve göz dağı vermek için Atatürk’ün doğduğu eve bomba atılması emrinin verilmesi yanlış ve çok korkunçtur. Atatürk’e saygı anlayışıyla uyuşmamaktadır. Nitekim tutanaklara bakarsanız bombayı atan kişi olarak,Selanik’te öğrenci olarak yaşayan Oktay Engin isimli bir Türk gencinin ismi geçmektedir. Aynı şahıs şimdilerde mitte önemli görevlerde bulunmaktadır, belki ileride politikaya atılıp yarın bir gün bir ilimizde valilik bile yapabilecektir. Bu yanlışın derhal düzeltilmesi ve Atatürk’ün bize emanet ettiği Türkiye cumhuriyetini bu tür politik oyunlarla değil hakkı olan şeref ve haysiyetiyle korunması amacını taşımaktayım. Bu arada bütün bu olayların sorumlusu olarak poliste fişli,kayıtları bulunan komünistlerden 40-45 tanesinin adı verilir ve sermaye düşmanı komünist tertibi olarak yorumlanıp alelacele olaylar kapatıldı. Fakat içlerinde aziz nesin, hasan izzettin dinamo ve asım bezirci gibi isimlerinde yer aldığı bu komünist gurupta olaylarda günlerce hatta aylarca önce ölmüş olan kişiler bile vardı. Gereğinin yapılması arz ederim...”, diye özetleyivermiştir olup biteni.

Daha sonrasında ise Oktay Engin daha sonra mitteki önemli görevlerinden başka bürokrat oldu, 1992’de Nevşehir Valisiydi. Ve şu sıralar Ergenekon ile ilişkilendirilip, İngilizler tarafından düzenlenen bu enteresan Gladio olayı hala gizemini koruyup tam olarak çözülmeden devam ediyor. O dönelerde oldukça ünlü olan “007 James Bond” yazarı Ian Flemming’in de bütün olaylar esnasında İstanbul’da olması, olayların ardında kendisinin casus olarak bilinmesine rağmen o süreçte neler yapıldığı hala gizemini koruyor.

Ve hemen ardından büyük göç olayı… İsmet Paşanın özel çabasıyla hala çözülemeyen Kıbrıs sorunu yüzünden 963-64 Kıbrıs olayları ise, Türk Hükümeti'nin, 1930 Sözleşmesine son vererek bu sözleşmeden yararlanarak İstanbul’da çalışmakta olan Yunanlıları ülkelerine geri göndermesine neden olmuştu. Türkiye'den Yunanistan'a gidip oturan ve çalışan Türk olmadığı için, tek taraflı işleyen bu sözleşme sonucu o sırada İstanbul'da sürekli oturan ve çalışan 12.704 Yunan yurttaşı vardı. 1963 yılında Kıbrıs'ta Türklerin katliama uğramaları karşısında Adaya müdahale edemeyen Türkiye, herhalde Yunanistan'ın zor duruma düşürmek için 36. madde uyarınca altı ay önceden ihbarda bulunduktan sonra sözleşmeyi feshetmiş ve bu Yunan yurttaşlarının oturma izinlerini bir daha uzatmamıştır tarih, 16 Eylül 1964. Böylece 1134 Yunan uyruklunun hastalık ve öğrenim gibi insansal nedenlerle kalmalarına izin verilmesine karşılık, 8.600 Yunan uyruklu Yunanistan'a dönmek zorunda kalmıştı .. İstanbul’da Yunanistan’a gönderilecek Yunanlılar büyük bir gemiye binerlerkenki hüznüz anımsadı İrma.. Kardeşini geçirmeye gelmişti. Deniz kenarındaydılar. Boğaz yine eşsizdi. İrma, ağlamaklıydı. Anjelik arkada bekliyordu kendisini. Pek çok kişi vardır gemilere bindirilip Yunanistan’a gönderilecek olan. Yannis;" sen neden gelmiyorsun İrma?”, diye sordu ablasına. “Gelemem...kocam ve kızım adına burada kalmalıyım. İsa Melis şahidim olsun ki, o savcı kocamın öldürülmesine tazminat olarak benim bu ülkede kalmamı sağladı, yoksa halim haraptı.” Gemi kalkış sireni çaldı. Uzun bir veda ıslığı gibi.“Hadi kalasın sağlıcakla“, dedi Yannis. ” Yaz bana İrma, ve her Cuma günü saat tam yedide gel bu sahilden karşıya bak. Bende karşı sahilden sana bakacağım kardeşim. Araya mesafede girse, bil her Cuma geleceğim hasretimi biraz olsun dindirmeye.” “Güle güle..”,.dedi İrma kardeşine sarılarak, gözyaşlarını daha fazla tutamadan...

Parmağını tutup sarsan 6 yaşındaki Alex’in farkına vardı İrma. Torunu nasılda ölen kocasına benziyordu.

“Neden cevap vermiyorsun neden dayım Yunanistan da?”

“ O’da gitmek istemezdi ama öyle gerekti be Alex”.

“Gitme...ama bizden başka torunun yok ki.”, diye mızıklandı Alex. İrma,gülerek yanıtladı çocuğun sorusunu,”var, dayının da çocukları vardır Yunanistan’da. Onlarda torun sayılır...”

“Ama onlar tam gavur.”, dedi Alex.

İrma, şaşkın bir ifadeyle;” tam gavur mu? Sen nereden öğreniyorsun böyle şeyleri?”, diye sordu.

“Ahmet söyledi; burada yaşamayanlar tam gavurmuş. Bizde yarım gavurmuşuz. Eğer oraya gidersen anneanne sende tam gavur olursun ve cehennemde cayır cayır yanarsın!” Ağlamaya başladı Alex.

”Ah benim bir tanem. Sana bunları söyleyenler kimse sana yalan söylemiş, sen üzülme benim için. cehennemde yanacak olanlar başkalarına gavur diyenler insanları ayıranlardır. Tanrı hepimizi sever, adımız dinimiz ırkımız ne olursa olsun. Bunu unutma e mi?”, dedi şevkatle saçlarını okşayarak Alex’in..

Annemin, anneannemin gidişinin ardından beni yatakta ağlarken bulduğunu anımsıyorum.

“Ah Alex neden dökersin bunca göz yaşını” diye sormuştu,yatağın kenarına ilişmiş saçlarımı okşarken.”yazık değil mi güzelim gözlerine? Ta bu yaşta hırpalamasın seni ayılıklar.”

***

Aynadan yüzüme bakıyorum. Aynadan kendi yüzüme bakmak, geçmişe akmak, çocukluğuma..Anneannem İrma..Annem Anjelik ve annemin dayısı Yannis. Hiç tanıyamadığım dedem Yorgo, komşumuz Mehmet Efendi hepsi hepsi yüzümde,içimde, bütün herkes kadar, bütün herkes gibi.

“Gitmesin O, giderse geri dönmeyecekmiş gibi geliyor.”, demiştim anneme. Haklıydım, İrma bir daha hiç geri dönmedi…

Meraklısına Not:Bu öyküyü tasarlarken de kurgularken de "insan ve insanlığı" baz almaya çalıştım. Özeleştirimizi yaparken de , yapageldiğimiz hataların ardında ingiliz gladiosunu ve bir takım dış mihrakların varlığı henüz yeni yeni ortaya çıkıyor. Soner Yalçın ve Fehmi Koru arasındaki söz düellosu konuyla ilişkili...

1 yorum:

Kali Rind dedi ki...

Bu Tarihi vakayı hikaye üzerinden yakalayıp, okuyucuyu hikaye üzerinden silkelemen iyi oldu. İnsanı unutan insanımsıların dünyasının zavallılığına bir işaret daha çakılmış oldu.

Ve bunları yapanların gece rahat bir uyku çektiği bir memlekette yaşıyoruz hala. ama uykularını kaçırmanın zamanı geldi. Birilerinin kabusu da olmak gerekiyormuş demekki. Ama sadece insan adına insanımsılara, İnsana dönüşsünler ve bizi de davet ettikleri sorumluluğun bilinci ile insanımsı olmaya yaklaştığımız her an silekelesinler, kendimize getirsinler diye. Herkes bazen insanımsılaşmıyor mu?