İNSAN mı? İNSANIMSI mı?



1

Özgürlüğü de modaya dönüştüren postmodernlik furyasının ortasındaki beşeri varlığımız, İnsani özünü bıçakla kestirip atmak istercesine, onun biricik temellerine suikast düzenlemenin derdi ile meşgul. Güya Özgürlüğüne ancak vefa, sorumluluk, hak bilirlik gibi değerlerin bertaraf edilmesiyle kavuşacak. Postmodernizm ona bunu fısıldıyor. Fakat bunları soyunarak kala kaldığı şey masum çıplaklığı değil, iç organlarından arınmış, içi boş iskeletinin ta kendisidir. Bu iskeletorlar bugün sorumsuzlukları ile ölüm ve yokluk dağıtırken Özgürlüğün taşeronluğunu da yapmak iddiasındalar. ‘Postmodern İskeletorların Devletleri’, vampir gibi emecekleri toplumların üzerine ‘Özgürlük vaatleri’ ile gidiyor; kediyi yakalamak için pisi pisi der gibi. Bütün hazlara pusu kurmak adına engeller kaldırılıyor; ‘değerler’ yani…

İnsanlığın değerlerinin yerine yeni tür bir değerler sistemi oluşturuyor.[makine ve mekanizm adına]

Sadece maddi çıkarların maneviymiş izlenimini veren hazlarına ulaşmak maksadıyla, kendisi için çalışmış/çalışan ve kendisi için yaşam sürmüş/süren yaratık insan görünümünde olsa bile insan değildir aslında . Zorunlu olarak böyledir bu. Hakikat için çabalamaya “Bana ne kazandıracak acaba?” sorusunu sorarak başlamış ve en sonunda “İnsanlığını” cevabını almış birisinin, bu cevabı yetersiz bulması, modern dönemin korkunç hastalığının en belirgin yönü değil mi?

İnsan olmak dudak bükecek kadar basit bir şey modern zamanlarda. Ve dudak bükülecek kadar istenmez, arzu edilmez. Birisi şöyle bir laf etti yanımda bir gün; “İnsan olmak mı? Bu yetersizdir… Yaratıcı olmak lazım, Tarihe geçecek bir şahsiyet olmak lazım.”

Modern yaratık kendisini devirmek için didinip durduğu, kimi zaman devirdiğini iddia ettiği tanrı rolüne soyunuyor.

Tanrısal ruhla dolup hareket etmek gerçekten iyi bir şeydir ama bir de bu role soyunan yaratık, insani melekelerini, daha fazlası değil, hayvani yanı kadar hareket ettirebilse! Hal bu ki, maddi her şeyin peşinden koşan ve manevi değerleri madde için bertaraf eden zavallılığı ile o henüz bir insan bile değil! İnsanlığı için adım atmaktan aciz. Fedakârlığı çoktan unutmuş ve bu kelimenin anlamını sonsuza dek yitirmiş gibi.

Oysa korkak ve bir o kadar çıkarcı olabilmek, yani bu özelliklerin her ikisini bir kişide bulabilmek bu zamanlara dek maharet isteyen bir şeydi. Şu halde bu varlık için gereken en iyi şey onun da tıpkı unuttuğu manevi ve insani değerler gibi dünyadan sonsuza dek silinmesi olacaktır.

Kim bilir, ortada çeşit çeşit kıyamet senaryosunun dolaşması ve bunların bu denli ilgi görmesi, belki de bu modern beşerin [Kendim dâhil] maskesinin arkasındaki çirkin yüzü[yoksa yüzsüzlüğü mü?] kendisinden saklayamamış olmasından ötürüdür. Zira kendisine eninde sonunda yakıştırdığı şey ‘acı sondur.’ Belki de haksız olmadığı yegâne noktadır bu.

2

İnsan olma ile insana benzeme arasındaki içsel mücadelemiz var oluşumuzdan bu yana süregelen bir gerçek olabilir. Ancak bu basit gerçek, yani, ‘insan olma’ halimizin, her zaman ‘insana benzeme’ haline bozulabileceğini iyice öğrenmiş olmamız, neden yelkenleri suya indirme gerekçemize dönüşsün? Asıl şimdi yelkenleri yükseltmek gerekmez mi?

Hatadan ve yanlıştan kaçışımızın imkânsızlığı gerçeği ile yüzleşmiş olmamız, neden kendimizi ‘koyuver gitsin’ psikolojisine bırakmamızın gerekçesine dönüşsün?

Modernizm projesi ‘koyuver gitsin’ projesidir. Bir yaratı projesi olarak sadece ‘insanımsı’ olanı yaratmaya yetkindir. ‘Bekleyip görme’yi ‘isteyip gerçekleştirme’ye alternatif olarak sunmuştur. Bunu yapmak da bir bakıma isteyip gerçekleştirmektir ama bu isteyip gerçekleştirme iradesini kullanan varlık artık insan varlığı değil, makineyi temsil eden mekanik bilinçtir. Bu bilinç şu hali ile insanımsı suretler üzerinden idaresini gerçekleştirir ve her insan varlığına, onu mutlak bir insanımsı haline getirecek ‘ koyuver gitsin’ ‘bekle gör’ [ve bir de tabi, 'koyuver gitsin'e alıştırdıktan sonra uygulattığı 'gözümü kapar vazifemi yaparım'] politikalarını şifa niyetine yutturmanın derdindedir. İnsanı sanki onun önünde başka bir seçenek yokmuşçasına sadece iki seçenekten birine mecbur kılar: Ya hep isteyip gerçekleştir, [yani kusursuz bir iraden olsun] Ya da iradesizliğini kabullenip bilincini modernizmin projesine emanet et [ yani koyuver gitsin]. Bu tam anlamı ile mekanik bir formüldür. Hayat bir makinenin üzerindeki Aç Kapa düğmesi değildir. Mekanizmin iddia ettiğinden çok daha karmaşık ve bu yüzden de metafiziktir. Hayatı basitleştirme vaadi, sadece onu mekanikleştirmek demektir. Oysa mekanizm İnsan varlığını aşkınlığı karşısında, bir ota bile adapte edilemeyecek fakirliğiyle, insanı ancak mallaştırabilir [ki bu İnsansılaştırma/İnsan Sığlaştırmadır]. Hayatın karmaşası ile bizi ürkütüp, güzel yaşam vaadi ile yanına çeken şey, kendimize ihanet etmemizi isteyen şeytanın modern versiyonudur. O, şu hali ile makinedir.

Oysa kimi zaman içine düşmekten kaçınamadığımız bu politikalara rağmen, bütün yanlışlarımız, daha derin tecrübelere dönüşebilirler.

Bakın hiç beklenmeyen bir zamanda, vicdan nasıl dile gelip, her şeye rağmen insanın ‘salt beşer’ olmadığını hatırlatabiliyor, Teoman Duralı’nın Çağdaş Küresel İngiliz/Yahudi Medeniyeti adlı kitabından alıntılıyoruz:

"1970’in Temmuzunda Londra’da tanıştığım hanımefendi kırk küsur yaşlarında olmalıydı. 1944 başlarında on yedi yaşlarında genç güzel bir kızken getirilip kapatıldığı temerküz tesisinden 1945 Nisanında kurtulmuş. Annesi ile babası başta olmak üzere, aile efradı ile akrabaıtaallukatının teker teker gözlerinin önünde ölüme gidişine tanık olmuş. Hele, başka bir barakada kalan on, on bir yaşlarındaki derisi kemiğine yapışmış erkek kardeşi sürüklenircesine götürülürken onun fal taşı gibi açılmış hayret dolu iri kara gözlerindeki sesi soluğu kesik o ifadeyi unutması imkânsız.

Ama beterin beteri de vardı daha, 1944 yazının bir gününde sabahın erken saatinde birkaç asker, kadınlara tahsis olunmuş barakaya girer, etraflarına bakınırlar. Bu genç kızı yataktan indirip dışarı çıkarırlar. Günlük güneşlik sıcak bir yaz gününün arifesindeydiler. Güneşin sıcağını teninde duyan genç insanın sevincinden, neşesinden hoplayıp zıplayacağı bir vakit. İşte, delikanlı çağındaki askerlerin de aklına bu münasebetle genç kızla eğlenmek gelivermiş.

Bir iki kaba el hareketiyle üstündeki ince geceliği yırtarak alaşağı edivermişler. “ bir anda çırılçıplak ortada kalakaldım ” diyor. “ üstümdeki esvabın yırtılmasıyla çıplak kaldığımı fark eder etmez, iki elimle önümü, avret yerimi örtmeğe çalıştım. Bunu görünce onlar da edepsizce, sırnaşıkça kahkahalar ata ata dipçikle önümü kapatan ellerimi çözmeğe giriştiler. Hani mekruh bir yaratığa dokunmaktan çekinyorlarmışçasına bana değmekten kaçınıyor, bu yüzden de dipçikleriyle iş görmeğe gayret ediyorlardı. Utancın yarattığı ızdırabımın haddi hesabı yoktu. Var gücümle tüm benliğim sarsıla sarsıla ‘ya Rabb, beni bu feci halde bırakma, sana sığınıyorum; kurtar beni’ diye yalvardım. Gönlümün derinliklerinden yükselen bu yakarışımın hemen ardı sıra başımı her nedense sola çevirdim. Şöyle yirmi, otuz metre öteden, meltemde dalgalanıp güneşin parlak ışıklarında altın başaklar misali şavkıyan saçların altında kahverengine çalan yanık tenli ince hatlar taşıyan bir yüz ve onun üstünde fener gibi parlak yeşil mi, mavi mi tam seçemediğim, bir çift göz. Bana belki asırlar kadar uzun gelen bir anda bakışlarımız kesişti. İşte o anda olacak, sert ve tereddütsüz bir sesle ‘giydirin!’ buyruğunu verdi.

Serseriler iğrenç eğlencelerine öylesine dalmışlardı ki, subayın buyruğunu algılayamadılar. Dinlenmediğini anlayınca daha kalın ve yüksek bir sesle buyruğunu tekrarladı. Şaşırdılar. Oyunlarının kesilmesinden canları sıkkın halde duraladılar. O nun geçip gideceğini varsayarak etrafımdaki halkayı bozmadan ağızlarından salyalar akıta akıta beni arsız arsız süzmeğe devam ettiler. Ama bu arada, yanımıza varan subay, bakışlarını çıplak vücudumdan kaçırarak beni derhal giydirmelerini tekrar bildirdi. Baktılar ki, işin şakası yok, buyruğunu sektirmeden yerine getirdiler. İşte bu, o cehennem hayatında çekmiş olduğum en şiddetli eziyet olmuştur. Temerküz tesisinden kurtulup da İngiltere’ye geldikten epey sonraları bile, kimi geceler çırılçıplak soyulup ortada bırakıldığımı gördüğüm kâbuslardan kan ter içerisinde uyandığım oluyordu.”

1945 yılında İngiltere’ye gelip yerleşen bu ahlak insanı hanım, kimsesiz ve eziyet görmüş çocukları barındırıp tedavi eden kuruluşlarda görev alıp bu konuda uzmanlaşmış. Demek ki hayatını insanlığın yarınları demek olan çocuklara adamış. “çocuklar yarının ümidi. Ben iman etmiş bir kişi olarak ümidin insanıyım. Dün, kapkaranlık, zifiri… Güneşin parlak ışıkları karanlıkları deler geçer. Hayır, şerri er geç darmaduman eder. Bütün mesele hayra inanmak ve şerre karşı sabırla direnmektir. Ben, yarını uman bir kişi olarak düne dönüp bakmıyorum bile. Öyle kinle, öç ile uğraşacak değilim. Takatimi boş yere harcayacak ömrüm yok ki. Mümin kişi, yarınlara doğru kararlı adımlarla yürüyen kimsedir, kısacası, ilericidir.”

İnsan, ahlak varlığıdır, dediğimizde, gözümün önünde canlanan ete kemiğe bürünmüş örnek, bahsi geçen hanımefendidir. Nedir, nasıl, ne menem bir şeydir, bir var olanın, insanın, hayatını belli bir ilke yahut ilkeler doğrultusunda tanzim etmesi? Çırılçıplak soyulup ortada bırakılmışlık, niye, nasıl böylesine müthiş bir cefanın nedeni sayılabilir? Haddizatında yol açtığı bir beden acısı yok; tersine, bunaltıcı yaz sıcağında rahatlatıcı dahi olabilir. Ne var ki, canlılar arasında sadece “ insan yalnızca ekmeğe dayanarak yaşamaz…” ( Kitabı mukaddes, Ahdiatik/Tesniye, 8/3.)


Şimdi insanoğlu yıkımı yapıcılığa tercih ettiği karanlık çağından çıkabilmiş değil, fakat onun bu karanlık çağdan hiç çıkmayacağını düşünmek zulme yol vermek değil mi? Bu örnek bile başlı başına şunu söylüyor; insanoğlunu beslediğiniz şey kötülük[ mekanik her şeyle doldurmaktır insanı] ve kinse, karşılığında bunu alacaksınız. Bu karşılığı iki dünya savaşında gördük ama buna rağmen, bu pislikle yıkanan ve beslenen çağa rağmen, ümit insanı, şu karanlık çağdan dahi ışık olarak doğmasını bildi[ her şeye rağmen bir ‘Nazi Subayı’ içindeki vicdanın sesine kulağını tıkayamadı. Yüzün ötesindeki yüzü gördü. Hakikate teslim oldu.] Tek başına bu örnek bile, kökü pisliğe saplanmış insanlığın/insanın içerisinden dahi, vicdanın; o meleki melekenin, ilahi bir hikmetle doğabileceğini gözler önüne serer.

Hiç yorum yok: