Hükümsüz Filozoflar [ Bölüm 1]


20 Ocak 2009, İstanbul, Yıldız Parkı,

Marx, her zamanki dakikliyle buluşma saatinden önce buluşma yerinde belirdi. Önce içkici ayyaşlara benzetilmenin acısını yaşattıkları için, daha sonra da Usama Bin Ladin’inkilerle mukayese edildikleri için sakallarını kökten kazıtmıştı. Nietzsche’nin bu haliyle kendisini tanıyamayacağını düşünüyordu.

En son olarak 1974 yılında bir araya gelmişler, bu izdivacı da Bergson’un Saklı Filozoflar Derneği sayesinde gerçekleştirmişlerdi. Ama Bergson, herkese dağıttığı yaşam iksirinden istifade etmemişti. Her zamanki âlicenaplığı ile hayatını başkalarına adamış, kendisine ise ölümü yakıştırmıştı. Ne var ki Marx da Nietzche de hayatta kalmak için bir çok sebebe sahipti. Öncelikle her ikisi de Tanrıyla kavgalıydı. Nietzsche, öldüğünde, öldürdüğü tanrının hortlamasından korkarak, Bergson’un iksirini sakladığı dolaptan hakkından fazlasını almıştı. Bir nevi araklamıştı yani. Marx’a gelince; o, Bergson’un geliştirdiği formülü bulmuştu. Ama yaşlı ve inatçı ihtiyar’ın bilerek bu formül’de bazı detayları atladığı ve ilelebet ölümsüzlüğe engel olmak maksadı ile gerçek ve kusursuz formülü beyni ile birlikte toprağa gömdüğü açıktı. Zira Marx’ın seneler geçtikçe bünyesi zayıflıyordu.

Biraz sonra bankın kenarındaki çalılıkların arasında elinde bir şişe rom’la top sakallı bir adam belirdi. “Bayım” dedi, “ içmez misiniz?” Marx ürktü ve sinirlendi. İşte sakalı olmadığı halde kendisine hala ayyaş muamelesi yapan kaçıklardan biri daha karşısındaydı. “ sen” dedi en gür sesi ile “ Toplumun yüz karasısın. Şu sömürgeciler seni ne hale getirmiş bir bak! Arlan biraz!” “Arlanmak mı?” dedi adam. “ Ben arlanmazlığın kalesiyim, utanmazlığın bekçisiyim” Marx adamın üste çıkmaya meyilli karakterini bir yerlerden hatırladı. “ Sen bir toplum düşmanısın öyle mi?” diye sakinleşerek sordu. “ Die Heilige Familie”[1] dedi adam. “Ben işte o ailenin mensubu olarak, çürümüş ve kokuşmuş toplumun düşmanıyım.” Sonra da ekledi: “Die Heilige Familie order Kritik der kritischen Kritik”.[2] Marx artık onu tanımıştı:

“ Seni çatlak seni” deyiverdi. “Benim eserimle bana oyun oynarsın demek? Ama dur bir dakika o şişe dibi gözlüklerin nerede senin ve o kocaman bıyığın?” “Ooo Marx” dedi alaycı bir tavırla, “Senin sakallarının yanında benim bıyıklarımın ve gözlüklerimin lafı olmazdı. O modası geçmiş şişe dibi gözlüklere ve süpürge gibi bıyığıma hiç ihtiyacım yok artık. Lens denen bir teknoloji var. Kullandım rahat ettim.” “Fakat beni nasıl tanıdın?” Diye üsteledi Marx. “ Seni o orak çekiç gibi kaşından ve gözünden tanıdım tabi ki” deyip kahkahalar attı Nietzsche.

Aslında birbirinden hiç de hoşlanmayan bu iki filozof, yüzyılın karmaşasında, geçmişten gelen paylaşımlarından ötürü, kederlerini ancak kendi aralarında paylaşabiliyorlardı. Marx ve Nietzsche’yi ölüm döşeğindeyken kurtaran, ama onların ölümsüzlüğünü, ünlü kimliklerini yadsıdıkları takdirde, tanrının izni ile bahşedebileceğini iddia eden Bergson’un vaadine kanmışlardı. Garip bir biçimde, kendisinden hiç hoşlanmadıkları bu adamın lütfu sayesinde yaşıyorlardı. Bergson, iksir ile bu iki filozofu da kendisine bağımlı hale getirmişti. Nietzsche için bu pek dert değildi. Ama Marx’ın içi içini yiyordu. Bergson onu bir nevi Afyon bağımlısı gibi bir şeye dönüştürmüştü. Yaşamak için ona muhtaç olmuştu. Bergson’un ölümsüzlük iksirinin formülünü bulduğunda ise iş işten geçmişti. “Ben Karl Marx’ın ta kendisiyim!” diye bağırdığı andan itibaren tımarhane onu bekliyor olacaktı. Tarihsel olarak etkisini kaybetmişti.

İki filozof bankta yan yana oturdular. Bu buluşmayı çoktandır istiyorlardı. Ama Saklı Filozoflar Derneğinin son zamanlarında, her biri kendisini başka bir ülkeye atmıştı. Çünkü CIA böyle bir derneğin varlığından bir şekilde haberdar olmuş, birçok Saklı Filozof CIA’nin eline düşmüş ve bir daha bu filozofların akıbetlerinden haberdar olunamamıştı.

“Ah Türkiye” dedi Nietzsche, “Bir zamanlar ne kadar bakir ve güzeldi, kendine özgüydü. Şimdi ise, bizim aptallarımıza uşaklık ediyor” Marx itiraz etti; “ Senin bu ikiyüzlü doğana bir türlü alışamadım doğrusu. Hani güç istenci denen bir şey vardı? Hani din dışı insan, üst insan denen bir şey vardı? ‘Bizim aptallarımız’ı senin fikirlerin var etti. Kendilerini her türlü yazgının üzerinde gören bir yığın budalaya devlet yönettiriyor senin fikirlerin.” Nietzsche elindeki romdan biraz tadarak “ Gelir gelmez yine seni fikirlerimle pataklamamı istiyorsun demek” diye mırıldandı. Marx, Nietzsche’nin gözlerinin içine baktı. “ Senin şu temelsizliğine hayranım. O kadar kaygan ve vıcık vıcıksın ki, temelsizliğin sayesinde her şeyi retoriğinle kendi lehine dönüştürebiliyorsun. Söz sanatı ustasısın sen.” Nietzsche romu ağzına dikti ve birkaç yudum aldıktan sonra elinin tersi ile ağzını sildi. “ Sevgili Marx, Senin toplumsallığına bir bakalım. Ne oldu? Komünizm denen bir makine kültü yarattın. İnsan için öngördüğün hiçbir şey gerçekleşmedi. İnsanları o eski emperyal tutkulardan kurtardın da ne oldu? SSCB’nin emperyal emellerine teslim ettin insanlığı. Sanırım sen şahsiyeti göz ardı ederek hata yaptın. Cahil kitlelere neyi teslim edersen et, değeri bilinmez. Komün yaratmakmış! Üst insan olmadıktan sonra komün neye yarar? Cahiller bir araya gelip ortaklaşabilir mi? Paylaşabilir mi? Temel eğitim ancak sıradan insanı, vasat insanı vaad edebilir. Vasat insan ise ancak bir kümesi yönetebilir. Sense ona bir devleti teslim ettin.” Marx, uzun pardösüsünü esen rüzgarın soğundan korunmak için daha da vücuduna sararak. “fikirlerimin zerresini anlamamışsın” deyiverdi. Nietzsche ekledi “ sen de.”

Bir süre derin bir sessizlik yaşandı. Marx üzerlerindeki güneşi gölgeleyen ağaca baka kalmıştı. Nietzsche ise, biraz ileride köpeğini dolaştıran genç bayana tiksinerek bakıyordu. Sessizliği Marx bozdu.

“İkimiz arasındaki bunca husumete rağmen CIA her ikimizi de istiyor. Seni Nazi Almanyası’nı yaratmaktan, beni ise SSCB’yi var etmekten ötürü.” Nietzsche köpeğini gezdiren kadına bakmaya devam ederek “ merak etme, artık büyük bir tehdit unsuru değiliz. Usama Bin Ladin üzerimizden büyük bir yük aldı.” “Adımızın onunla birlikte anılması bile ne iğrenç” diye üsteledi Marx. “ “Şahsen ben” dedi Nietzsche “bu durumdan hiç de rahatsız değilim. Adım nelerle birlikte anıldı. Varsın bir de onunla anılsın.” Bunun üzerine Marx yumuşayarak “ Doğrusu, Stalin’le birlikte anılmamdan daha kötü değil” deyiverdi. “Emin ol Bush’tan daha kötü olamazdı” deyip kahkaha attı Nietzsche.

Marx, derin düşüncelerinin yüzünde bıraktığı kırışıklıklarını yere yöneltti. Kendi ayaklarına bakıyordu. Utangaç bir kız çocuğu gibi duruyordu şimdi. Fakat gözleri aniden Nietzsche’nin ayaklarına bakmaya başladığında yüz ifadesi hoşnutsuz bir şaşkınlığa büründü: “Converse!” Diye bağırdı. Nietzsche ani bir refleksle kendi ayaklarına baktı ve sonra Marx’a döndü “Kesinlikle sana göre değiller, şekilciliğin kalıplarından kurtulmuş beyinler için sıradan bir ayakkabı bunlar ama şekilci beyinler için kıyamete dönüşebiliyorlar ” deyiverdi. Marx öfkelenmişti. “ Yüzyılın bütün bayağılıklarının senin kafa yapından beslendiklerini unutuvermiştim Nietzsche, bağışla beni. Oysa bu yüzyılın bencil bireylerinin hayatta hiçbir şey olmadıkları halde bu abuk subuk markalar yüzünden kendilerini bir şey sanma hastalığının senin fikirlerinle paralel gittiğini hemen anımsamalıydım” deyip acı acı gülümsedi Marx. Nietzsche sinirlerini aldırmışçasına sakin bir edayla “ Benim için meşru olanların başkaları için de meşru olabileceğini kim söyledi! Ah dostum, işte bu ayakkabılar senin gibiler için birer lekeden başka bir şey olamaz. Kendini ancak marka ayakkabılar ya da bunun gibi ıvır zıvırları giyinerek ya da satın alarak değerli hissedenlere gelince, onlar her devrin aptal adamları işte! Eğer ben de bu aptal adamların paylaştıkları bir şeyi paylaşıyorum diye suçlanacaksam, öncelikle bu suçlama soluduğum havadan yola çıkılarak başlasın. Çünkü hiç istemediğim halde bir yığın alt zeka ile aynı havayı solumak zorundayım. Bu yüzden de beni eleştirebilir misin?” Marx Nietszche’nin sakinliğine sakinlik katarak “ Aynı şey mi bunlar? Biri bir zorunluluk öbürü ise tercih.” Dedi. Nietzsche “kesinlikle! Kesinlikle!” diye bağırdı. “Şu aptallık dolu ön yargıları kırmak için mükemmel birer tercih bunlar da!”

Nietzsche ve Marx bu hararetli tartışmalarının ortasındayken, karşıdan kendilerine doğru gelen kot pantalonlu ve uzun pardesülü adamı fark edememişlerdi bile. Kulaklarının dibindeki ses ile irkildiler:

“Beyler kimlik kontrolü!” Marx sinmişti. Nietzsche ise nispeten daha rahat bir edayla “ önce biz sizin kimliğinizi görsek” diye atıldı. “ Demek bana kimlik soracak kadar cesursun park ayyaşı” deyiverdi adam. Marx araya girme ihtiyacı hissetti “Memur bey kusura bakmayın! Arkadaşım biraz içkili ama sizin ayyaş gibi hakaret içeren kelimeler kullanmanızı da kınıyorum, lütfen sadece görevinizi yapın. Hakaret etme hakkına sahip değilsiniz” deyip kimliğini çıkarttı. “Raşit Öztürk” adına düzenlenmiş bir kimlikti. Yıllarca Almanya’da kalmış bir gurbetçi vatandaş adınaydı Marx’ın kimliği. Nietzsche içerisinde bulunduğu abuk sabuk durum olmasaydı, adamı hemen oracıkta boğazlayabilirdi. Neyse ki Marx onu orak çekiç misali kaş göz hareketleri ile rahatlatmasını bilmişti. “Evet, kimlik?” dedi adam Nietzsche’ye dönerek. Nietzsche Kimliğini uzattı, “Şükrü Sönmez” yazıyordu. Bulgaristan göçmeni biri adına düzenlenmişti kimliği. Adam Nietzsche’nin kimliğine bakarken, “Parklarda içki içmenin yasak olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Nietzsche “ Kusura bakmayın bu hükümetin icraatlarını yakından takip etmiyorum. “ diye cevapladı. “Oysa toplumu ilgilendiren bütün olayları sorumlu bir vatandaş olarak takip etmelisiniz” diye ekledi polis. Marx, “ Karşı olsa bile, toplumun ne derecede haksızlığa uğradığını analiz etmek için takip etmeliydi elbette!” diye atıldı. Hararetle devam etti sonra “ bireysel kopukluklar en sonunda toplumsal adaletsizliklere geçit verir. Toplumsal adaletsizlikler de tek tek bireysel adaletsizliklere dönüşür. “Mesela” dedi enselenmemiş olmanın rahatlığıyla “Sizin üslubunuz aslında kişisel hakaret içeren bir suçtur. Bir memur vazife başındayken memuriyet davranışının dışına çıkacak davranışlar içerisine giremez TCK’ya göre. Ama bireyler kazanılmış haklarını bile bilmezlerse, bireysellikleri onlara hiçbir fayda sağlamaz. Oysa gerçek özgürlük, bireysel haklara sahip çıkan bir toplumsallaşmadan geçer.” Nietzsche hiddetle “ Kazanılmış haklar bile uygulanmıyorken, toplumsallığa nasıl inanabiliriz! İşte toplumun haklarını savunsun diye toplum tarafından seçilen kişiler, yasaları bile sadece kendi güçlerini muhafaza edebilecek şekilde yorumluyorlar. Adalet yerine göre eğilip bükülüyor. Şu halde toplumsal yasaymış, şuymuş buymuş, hepsi iğrenç yalanlar! Herkes gücün peşinde. O cezp edici gücün. Bizim için en iyi olan, gücü güce en uygun bir biçimde kullanacak şahsiyetlerin ortaya çıkmasıdır.”

Polis, karşısındaki bu iki kişinin alevlenen tartışmasını hayretle seyrediyordu. Marx ve Nietzsche tartışırken kendilerinden geçmişlerdi. Etraflarındaki hiçbir olayı görmez olmuşlardı. Polis bir süre daha bu hararetli tartışmaya seyirci kaldıktan sonra, tartışmanın ABD’de başlayan ekonomik krizi de içermeye başladığı anda en gür sesi ile bağırdı: “Marx’ın hayaleti ortalarda dolanıyor diyorlar doğru mu?”

Marx kas katı kesilmişti. Polis kendisini fark etmiş miydi? Yoksa o CIA görevlisi miydi? Nietzsche, tam rom şişesini bir sopa işlevinde kullanmayı amaçladığı bir anda polis “sakin olun arkadaşlar! Benim Engels!” deyiverdi. Nietzsche “seni dalkavuk, şaklaban!” diyerek Engelse hakaretler yağdırdı. Engels ise heyecandan kalbini tutan kadim dostunun yanına oturarak, dostunun kalbini tutan elini tuttu. “ Ya Marx, geçti. Özür dilerim. Ne yapayım kendime engel olamadım. Kötü bir şakaydı. Tamam, bunu telafi edeceğim” dedi. Marx “ bir daha böyle bir şey yaparsan Engels mengels demem, seninle dostluğumu bitiririm ona göre!” diye üsteledi. Engels Nietzsche’ye dönerek “ Hadi kalkın gidelim, akşama Obama başkanlık yemini edecek, ‘Arif’in Yeri’nde biralarımızı yudumlarken, bu tarihi ana tanıklık edebiliriz. Hadi kımıldayın uyuşuklar, Alman hesabı yok! Türk usulü! Bendensiniz” dedi.

Üç filozof, yıldız parkında, bu nispeten soğuk havadaki hararetli sohbetleri, ağızlarından çıkarttıkları sıcak havanın buharından fark edilirken, Dolmabahçe taraflarına doğru tartışarak yürüdüler.

[1] Kutsal Aile

[2] Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi

15 yorum:

gunes ener dedi ki...

ilk okudğumda da pek bi sevmiştim bu çalışmayı. Çok da gülmüştüm..Eline yüreğine mizahına ve gerçekçiliğine sağlık. yüreğinin sıcaklığı aklığının ışığıyla ismim gibi hayat veriyor okumalara bilmelere insan olmalara..

Kali Rind dedi ki...

Gunes suna karar verdim: Okuyucularımız felsefeyle ilgilenmediği için, filozofları da tanımıyor, filozofları tanımadıkları için de onlar üzerinden yapılan espirilere gülemiyor.

Kali Rind dedi ki...

Ya da şu var: Hepsi o kadar iyi tanıyor ki bu filozofları, üzerlerine toz kondurtmuyorlar, hemen derin analizlere girişip, yazımı mükemmel tahlil ediyorlar, eksiklerimi gördükten sonra yorum yapmaya değmez bir yazı olduğunu düşünüyorlar bu yazının :DD

gunes ener dedi ki...

sevgili kali, benimde yazdığım şiirlere öykülere yazılara yorum gelmediği için çok fazla okunduğumu sanmıyorum. o yüzden yazmaya ara vereceğim bir süre. ama sen yazmaya devam etmelisin. senin hatrı sayılır bir okuyucu kitlen var ;)

Boş Arsa dedi ki...

Bu diyalektik üzre sevgili Güneş'in "Derler ki" hikâyesine yazmaktan vaz geçtiğim yorumu yaptım...

Boş Arsa dedi ki...

Gelelim filozoflara...

Biraz Niççe'den yanaymışın gibi geldi bana. Ağırlık ona dönmüş sanki...

Niççe'nin stalin'le marks'ı ilişkilendirmesi ve marks'ın niççe'yi nazizim ile ilişkilendrimesi ikisinin de gaza geldiğini yahut proveke olduğunu gsteriyor ki olur mu olur...

İnsanlık hâli...

İnsani olan hiçbir şey bize yabancı değil...

Madem gaza gelebiliyorlar biraz da türkleşseler hiç fena olmaz...

O bu şu...

Güzel olmuş vesselam...

Bu arada yandaki fotografından korkuyorum...

Beni dövcen gibi geliyo...

zeynep dedi ki...

Demek sessizce okuyup gitmek yetmiyormuş.

Hani Engels demişti ya; "Ne yapayım kendime ENGEL olamadım." diye. Tamam bende olamadım, itiraf ediyorum. Ben bu yazıyı gündüz de okumuştum. Çok beğendim şimdi tekrar geldim okumaya.

Tamam ikisininde bu yazılanları hakettiği yönleri var. Ama yine de "Converse" giyip kaygısızca kahkahalar atan bir Nietzche zoruma gitti yahu.

:)

zeynep dedi ki...

“Beyler kimlik kontrolü!” Marx sinmişti.

Bu da pek acımasızdı ayrıca:)

metin dedi ki...

Şahaneydi şahane. Engels'e kızdım biraz yalnız.

metin dedi ki...

Ben buraya daha önceleri de geldiğimi hatırlıyor gibiyim. Ama üstünkörü dolaşmışım anlaşılan...

Kaçakkova Bey'e yapılan haksız saldırıya öfkelenerek geldim şimdi. İyi ki de düşürmüşüm yolumu. Geniş zamanda keyfini çıkara çıkara dolaşayım burada bari.

kacakkova dedi ki...

kali ve günes biraderler,
ben de yazilari okuyorum....uzun ve sikici yazilari parca parca okuyabiliyorum haliyle....yorumlara fazla girmiyorum, hem zaman sorunu hem de malum huzursuzluk oluyor.....siir ve hikayelere yorum birakmak zaten ayrica zor, bi de bu var tabii....
bu yazida filozoflarin hükümsüzlügüne yapilan vurguyu tuttum, gelmisken onu diyeyim simdi...

gunes ener dedi ki...

birader derken? benim cinsiyetimdne pek bi emnsiniz bakıyorum? ayrıca şiirlere ve öykülere neden yorum yazmak zor olsun? beendim, beenmedim vs. ne zamandır yazmıyorsunuz sizde. ben size yorum yapmama kararı aldım hem; sizikırmış incitmiş olabilirm istemesem de diy e:S oysa tatlı tatlı çatışıyorduk ki biraz da daha bir derinliğini anlayalım algılayalım istediğim için. sürçü lisan ettiysem affola :S

Kali Rind dedi ki...

Cüneyt Bey, haklısın, yandaki fotoğrafım bana fazla otoriter bir hava verdiği için sindiriyo milleti sanırım:D

Kali Rind dedi ki...

valla arkadaşlar, ben burayı bırakıp eskiden aktif olarak yer aldığım siyaset kulvarındaki eski arkadaşlarımla görüşmeye gitmiştim ki-kendileriyle bir buçuk sene hiç görüşmemiştim- bir döndüm. Doluvermiş burası.

Bu arada filozofların konuşmalarını doğal akışına bıraktım. Bir de tabi günümüze uyarlandıkları için onlar da değişti. Bazı filozoflara bazı durumları yakıştıramıyo olabilirsiniz, kaldı ki bunların hepsi, BERGSON'un sinsi oyunu neticesinde, hükümsüz kalmış ve bunun acısını yaşayan filozoflar. Hükümsüz de kalınca tabi, daha başka bir tabiata bürünüyolar.

Yorumda emeği geçen herkese sevgi ve saygılarımla. Çook teşekkürler.

Özellikle bu çaslışmaya-iyi ya da kötü- yorum gelmemsi beni yaraladı biraz. Okuyucu'ya fazla uçuk bişey mi veriyorum diye düşündüm.

Su... dedi ki...

Mizahçı ve senaryo yazarı Yılmaz Okumuş'un, ''Karl Marx Trabzon'da doğsaydı'' fikrinden yola çıkarak yazdığı ''Laz Kapital'' adlı kitabı, hayatın farklı alanlarından konuları, Karadeniz'in kendine özgü şivesi ve düşünce tarzıyla ele almış. Okumuş, ''Laz düşünür'' olarak tasavvur ettiği '''Laz Kapital''inde, Karl Marx'ın metanın kullanım ve değişim değerine ilişkin tezleri mizahi dille şöyle anlatılıyor:

''Efendum meta iki yönlidur. Kullanum değeri ve değişum değeri vardur. Baluk Pazarinun orada bizum uşaklari bir araya toplayup buni örneklerle açuklamak istedum. Foter Osman'i koni mankeni yaptum. 'Ula Foter Osman, 20 kilo hamsin var tamam mi?' 'Tamam Laz Marks emice.' 'Şimdi buni 20 metre kumaşla değişturmek isteyisun...' Ula bu dingil tutturdi, ''ben değişturmem, hamsimi kimseye vermem'. Ula eşşeğun önde gideni, haburaya size Laz Kapital'un can damari olan bir koniyi, değişum değerini açuklayacağum, bu tutturmiş 'değişturmem' diye. Bizum örnek yatti tabii. Keşke hamsi örneği vermeseydum. Efendum tahmin edeceğunuz gibi metayla-metayi değişturmek içun 20 kilo hamsiyi sirtuna vurup çarşu pazar gezinmek berbat bir iştur. Haydi 20 kilo hamsiyi taşidun ya 20 tane beyuk kütüğün varsa. Ula kütüğü nasil taşiyacaksun? Kütüğün değişim değerini hayata geçurmek, Asteruks ve Hopdeduks dişindaki insan evladi içun imkansuzdur. Uzatmiyayim, soninda bütün metalarun yerine geçecek ortak bir değişum değeri bulundi; para. Böylece o zamana kadar sirtinda 20 kilo hamsiyle, 40 kilo tuzla gezinmekte olan insanluk beyuk bir zahmetten kurtulmiştur. Bakunuz, bel ve sirt ağrilari, disk kaymasi paranun bulunmasindan sonra giderek azalmiştur. Ta ki hali saha denen lanet buluşa kadar.''
:)