ARAMA, O YOK!





Aşkı tarafından karşılık görmemenin acısıyla yoğrulmuş karmaşık düşüncelerle, kendisini sokağın kalbine götürecek banliyö trenine bindi. Kendisini terk etmekten çekinmeyen âşık olduğu kızın, başka bir erkekle sevişmesini aklından çıkaramıyordu. “Tamam, sakinleş” diye telkin etti kendi kendisine, “öyle ya da böyle hayatın merkezinde seks var” diye düşündü. Var olan insanların tümü seksin ürünüydü. İşte şimdi trende karşısına oturmuş yaşlı kadını bile seks var etmişti. Oysa beyazlamış kıvırcık saçları ve kırışık çehresiyle ne kadar da seksten arınmış bir ifadeye sahipti. ‘Yanılsamalar ve aldanmalar’ içerisinde yaşıyoruz dedi içinden.

Din, ahlak, kurallar, toplumsal yargılar, hepsi de aslında seksin kışkırtıcılığını denetlemek adına uydurulmuş şeyler değil miydi? Çevresine bakındı. Güzel iki kız ve az ileride yakışıklı bir oğlan gördü. Kızlar uzun saçları, göğüslerini ima eden dekolteleri ve bacaklarını gün ışığı ile buluşturan kısa etekleri ile seks kokuyordu. Oğlan jöle sürüp kirpi gibi dikleştirdiği saçları, yapılı vücudunu kaplayan kısa kollu dar tişörtü ve kendisine serseri havası veren açık mavi, yer yer yırtık kot pantolonu ile kızları kollarına almayı ima eden “buradayım ve hazırım” görüntüsüyle seks kokuyordu. Her şey bir kenara, sadece kızların süründükleri parfüm seks kokusunun ta kendisi değil miydi? Baştan çıkarıcı, arzuyu, beğeniyi var eden bu koku, adeta onu koklayan için içine çekilmesi gereken bir nimet gibiydi. Gel gör ki bunu o parfümü süren kıza söylese bir sapık damgası da yiyeceği kesindi. Peki, ama o zaman bütün bu fino köpeği gibi süslenmelerin, parfüm şişeleri içerisine dalıp gitmelerin manası neydi? Bu soruyu sorsa ne diyeceklerdi? Erkek büyük bir ihtimalle seksi olmak istediğini itiraf edecekti. Çünkü erkeklerin dolaylı ifadelerden hoşlanmadığını biliyordu. Ama ya kızlar? Onlar bunun seksle hiç de alakası olmadığını, insanın kendisine bakmasının ne zaman sekse indirgendiğini fark edemediklerini falan geveleyeceklerdi. Oysa gizli özne belliydi. Seks.

Bütün beğenilme güdüsünü tetikleyen, insanın kendine bakmasını sağlayan şey, ötekidir. Öteki de ancak ne zaman dikkate alınır? Ancak ona ihtiyaç duyduğumuz zaman. Bunca güzelliği ortaya çıkarma çabasının asıl gayesi ihtiyaç duyduğumuz her ne ise onu elde etmek öyleyse. Fakat şimdi aklı daha da karıştı. O zaman dedi, seks, başka tür ihtiyaçların karşılanması için de kullanılabilir. Mesela çekici görünen bir sekreter, hiç de çekici görünmeyen bir sekretere göre daha rahat iş bulur. Bunun da sebebi çekiciliğin arzuyu doğurmasıdır. “İlginç” dedi içinden. “Demek ki kadın, var olabilmek, sözünü geçirebilmek için seks satıyor ve erkek de aslında çekici olan sekreteri tercih ederek seks satın alıyor. “

“Eyleme geçsin ya da geçmesin. Bilinçaltını yöneten şu seks bütün üretim tarzımıza, tüketim tarzımıza, giyinişimize, yürüyüşümüze, beğenilerimize, adetlerimize mührünü vurmuş.” Reklamları düşündü yüzde 95 i seksti. Var olan şiddeti düşündü yüzde 95 i bastırılmış cinselliğin cinnete dönüşmesiydi. Dönüşüm geçirmek isteyen insanları düşündü. Dönüşümlerini öyle ya da böyle seks tetikliyordu.

Dindar olmak isteyen de dinsizliği seçen de seksle yatıp kalkıyor, bir şekilde seksle yaşıyordu. Fahişelerin, jigoloların kurtuluşu, din adamlarının kâbusu. Gençlerin yeni tattıkları büyük nimet, orta yaşlarda şöhrete, makama, saygınlığa ket vuran büyük korkuya dönüşüyordu.

En çok gençler seviyordu seksi. Çünkü yeni tanıyorlardı. Fakat yaşlandıkça seksin tek boyutlu bir ilişki biçimi olmadığını, çok boyutlu bir ilişki biçimi olduğunu da fark edeceklerdi. O zaman seksin sadece zevk aracı değil, tehdit, sindiricilik, şantaj, şiddet, maliyet, kar, alış, veriş, hastalık ve ölüm aracı olduğunu da anlayacaklardı. İşte o zaman gençlikte safça yaşanan cinselliğin yerine ihtirasla sulandırılmış hayvani aç gözlülüğümüzün kâbusuyla karşılaşacaklardı. O zaman seks, çoğu zaman tiksinilen ama yine de kendisinden kaçılamayan bir karabasana dönüşecekti. Dönüştüğünde ne olacaktı? Psikolojik ve sosyolojik travmalardan ibaret, ikilemler ve belirsizliklerle dolu, şiddetin her türlüsüyle karşılaşıla bilinir modern çağın istediği kişi olacaktı. Sürüye hoş gelecek, keşmekeş içinde gidecekti. Bu oyuna katılacak, gözü yükseklerde olmayacak, boynunu modern dünyaya eğecekti. Tecavüz kaçınılmazdı. Zevk alacaktı. Bu söz aklına takıldı: tecavüz kaçınılmazdı; zevk alacaktı.

Haz ve acı arasında gidip gelen döngünün argodaki karşılığı bu şekildeydi. Ama öyle bir döngüydü ki bu, en büyük hazlardan en kesif acılara itiyordu insanı. Hem de öyle sıradan insanı da değil, en narinini, en hislisini ve en şefkatlisini. Çünkü en fazla onlar aldanıyordu hayatta, en fazla onlar sömürülüyor, onlara karşı süregeliyordu hayat. Hayat narin yüzünü gösteren kişiye yumruk vurmaktan çekinmiyordu. Narin ve kendini hiç de sakınmayan güzel yüzlerin, ileride niçin bir nemrut suratına dönüştüğünün açıklamasıydı bu. Bu hisli varlığın, dünyanın kavuruculuğu altında hissizleşmesiydi. Ölü canlar istiyordu şimdiki hayat. Devir ölü canların devriydi. Duygu ve hislenmek zaafın daniskasıydı. Beden gerekiyordu sadece, ruh ise bu hayatta kavrulup haşlanmalı, ölü gibi olmalıydı.

Bir zamanlar günlüğüne şunu yazmıştı Murat:

Herkesten kaçtığım, kendimi kendi dünyamdan ayırmadığım, hiç kimsenin benim için önemli olmadığı, hiç kimsenin de beni incitmesine izin vermeyeceğim buzlar ülkesine gidiyorum. Orada kimse bana dokunamaz, buna cesaret edemezler ve bu benim biricik gücümdür. Üstelik kendi dünyamda istediğim zaman, istediğim gibi incitebilirim istediğimi. Ama yine de kesif buz gibi bir iklimle baş başayım; umutsuzlukla.

Bu yüzden kendimi hazlara veriyorum, zevk almak için değil, içimdeki boşlukla, kalbimdeki kırıklıkla yüzleşmemek için.

Tam sekiz yıl sonra felsefesinin sonuna geldiğini öğrendi. O derin korkusuyla yüzleştiği gün önce intihar etmek için bir köşecik aramış, sonra da eskiden takıldığı bir mekânın kollarına atmıştı kendisini.

Murat korkuyordu. Bir yalnızlık girdabının içinde kaybolmuştu. Var sandığı bütün güzellikler uçup gitmişti şimdi. Oyun bitmişti. Kendisini sevdiğini söyleyenlerin, sevgi sözcüklerinin çoktan buharlaştığına şahit olmuştu. Şimdi sıra bunları söyleyenlerin kendilerinin buharlaşmasındaydı. Bundan sonra –kendi yarattığı oyunu aracı olmadan- gerçekten hiç kimseyi sevemeyecek, hiç kimse de onu sevemeyecekti. Hatta birilerinin onu sevmesinden bile acı duyacağını, çünkü bunun acımadan başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. Gerçekle bağının koptuğu ya da gerçek sandığı her şeyle irtibatının kesildiği sınırda duruyordu. İnsanları sevmek isterken, bedenini onların beğenisine sunduğu güzel anların bedelini mi ödeyecekti?

Gerçek aşkı bulmak uğuruna, kendini sevdirebilmek için aracı kıldığı bedeni, artık sevgi konusunda ona aracılık yapamayacağını mı haykıracaktı? Tanrı katında kendi suçunu düşündü. Tamam, seviştiği herkesi daha sonra yüz üstü bırakıyordu. Anlık olarak alacağını alıyor, sonunda da yoluna devam ediyordu. Ama seviştiği herkeste ‘onu’ aramıyor muydu? O biricik aşkını. Bütün sevişmelerindeki iştah, o aşkın bir pırıltısıyla buluşma ihtimali için değil miydi? Sevişeceği bedenlere, kendisini bu umutsuzluktan çekip çıkaracak ‘bir tanesini’ bulma ihtimalini barındırdığı için gitmiyor muydu? Cevabı her zaman bilmesine rağmen,-yine kendisi tarafından umutsuzluğa mahkûm edildiğini bile bile- kendisini kandırmak uğuruna seviştiklerinde aşkı bulma ihtimalini arıyordu. Ve bu ihtimal yüzünden bu kadar berbat bir haldeydi şimdi. Adaletle hiçbir bağı olmayan bir cezanın bedeninde şaklattığı kırbacın sesi ruhunu ürkütmüştü.

Ağlıyordu. Sevebileceği bütün dostlarını artık sevemeyeceği için ağlıyordu, bir zamanlar ruhunu doğrudan ortaya sürüp elde edemediği sevgiyi, şimdi bedeni aracılığı ile de elde edebilme ihtimalini tamamıyla yitirdiği için ağlıyordu, kendisini en büyük edepsizlerle bir araya koyacak toplumun nazarındaki iğrençliği için ağlıyordu. Hep sevmek, sevilmek istemişti. Ama bunun da bir bedeli vardı. Bütün insanlığı eşit ölçüde sevemezdi demek. Onları deneyemezdi, Onları aynı kefeye koyamazdı, evet, kesinlikle hepsine aynı değeri veremezdi. Verdiyse, bedelini ödeyecekti demek ki. Korkuyordu. Sevgisizliğe mahkûm edildiğini hissediyordu ve bu onu daha da korkutuyordu. Bütün dünyanın değeri bu korku tarafından yutulmuştu. Sevilemeyeceği ve sevemeyeceği bir dünyanın anlamı kalmamıştı. Karanlık ruhuna değiyordu artık. Anlamsız bir hayatın içinde onca güzelliğin varlığı kendisine acı vermekten başka hiçbir şey yapmayacaktı artık. Kendi sefilliği, başkalarının birbirlerine karşı duydukları derin sevgide iyice kabaracaktı. O sevilmeyecek, o sevemeyecekti ve sanki onun haricindeki herkes sevilecek ve sevebilecekti.

Bundan sonra bütün dünyanın kendisine kapanmış olduğunu düşündü. Bu kendisine düşman, kendisinden nefret eden dünya ile hiçbir ilişiği kalmamıştı. Ona zerre kadar sevgi beslemediğini fark edivermişti. Ondan kurtulmak, onu yok etmek istiyordu. Karanlık her yerden bastırdı, hiçliğin anlamsızlığı onu sımsıkı sarmıştı. Boğulacak gibi hissediyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Adaletin zerresine dahi sahip olmadığı bu dünyadan tiksiniyordu artık. Varsın o başkalarının olsundu. Onda anlamı bulmaya çalışmak, onda sevgiyi aramak dışında hiçbir şey yapmamıştı. Buna rağmen kendisine ihanet etmiş bu dünyayı asla sevemeyecekti. Ve bu dünyanın yaratıcısı; onu da hiç sevemeyecekti. Kendi hastalığını lanetleyen tanrısı tarafından da reddedildiği söylenmiyor muydu kendisine. Evet, böyle düşünenler de vardı. Tanrının gazabına uğramıştı. HIV Pozitifti.

Şimdi kendisini otomatik olarak bu eskimiş kafeye atan zihnin emri ile nargilesini fokurdatıyor ve bütün olanları düşünüyordu. Evet, nargilesini, o an hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve öğrenince kendisinden iğreneceğini düşündüğü hastalığının acısında, gözyaşlarını dökerek fokurdatıyordu.

Aralarındaki en ahlaksız o muydu? İşte çoğu böyle düşünürdü dedi içinden. Hala kendisini ötekilerinin nazarında yargılıyordu. Tam karşısına güzelliği ile ışık saçan bir bayan oturmuştu. Göz göze geldiler. Murat, bakışlarını ve düşüncelerini ondan ayırmıyordu. Bu kadını kendine âşık edebilirdi. Evet, bunu gerçekten yapabilir, onu gerçekten sevebilirdi. Ama artık bunun hiçbir anlamı yoktu. Onunla asla sevişemeyecekti. Sevgisinin derinliklerini ona gösteremeyecekti.

Oracıkta sevgiye lanet okudu. Bir zamanlar sevdiği tek kişiye ayırmak istediği cinselliğini, reddedilmenin ayyaşlığı ile boşuna harcamasının ürünü değil miydi AIDS? Eğer âşık olduğu kız ona evet deseydi, onun sevgisini kabul etseydi, dünyanın en erdemli insanlarından biri olmayacak mıydı? Ama şimdi kendisini en sefilleri arasında sayıyordu. Bu alçalmışlığın sebebi de sevgi denen yalandı. Onu bu yalan hasta etmişti.

Bir oyun oynamış ve yenilmişti. Nargilesini oracıkta bırakıp, İstanbul manzarasına eşlik eden korkuluğa doğru yürüdü. Az önce kafeye girdiğinde kendisiyle muhabbet etmeye çalışan ihtiyar yan tarafında korkuluğa yaslanmış, yüzüne vuran sert rüzgâra aldırmadan ufka bakıyordu.

Yaşlı adam piposunu yaktı, önünde uzanan şehrin silueti yüreğinde burkulma hissiyle karışık bir azim harmanı meydana getirdi.

Murat, beyaz sakallı, kasketli ihtiyarın şehri seyreden gözlerine ve yüz hatlarına bakınca, deminki sohbetten daha fazlasını gördü. Yıllanmış çizgilerle süslenmiş ihtiyarın yüzü, onda dünyaya bırakılmış olmanın derin ızdırabını anlamlandıran bir manaya bürünmüştü. Yaşlı adamda, sanki dipsiz bir kuyudan çıkıp gelen ve yine oraya hiç korkmadan dönecek olan bir taş misali varlığını olduğu gibi kabullenen vakur, sonsuz seyahatini sürdürmeye azimli bir adamın bakışı vardı. Bu bakışın etkisinde kaldı. Kendinden geçmişti. Sonra beynini kemiren düşüncelerin tokadıyla kendinden geçişin etkisinden sıyrıldı. Acı çeken benliğine geri döndü. Hayat bu derecede huzurla karışlanabilecek kadar basit mi yoksa dedi? Ama değildi ya. Basit değildi. Olsaydı kurtulmak ister miydi bu dünyadan, kaçmak, yok olmak ister miydi?

Çok yaman bir çelişki bu diye düşündü. Beni boğan şu sıradanlık dünyayı karşımda yenilmez yapıyor ve ondan ebediyen kurtulmak için kendimi öldürmek fikrine sımsıkı sarılmama sebep oluyor. Dünyanın basitliğinden duyduğum tiksintiden daha korkunç değil gözümde ölüm.

Bunları düşünürken. İhtiyar piposunu yavaşça dudaklarından ayırdı. Tütünün dumanını ağır ağır seyrettiği siluetin üstüne bıraktı ve duruşunu bozmadan, gözleri şehri süzmeye devam ederken kafasını yanındaki delikanlıya çevirmeden, konuştu;

-Bu sığlığa mı yenileceğiz?

Nasıl bir soruydu bu? Az önce düşündüklerini aynen okumuşçasına zuhur eden ihtiyarın sorusu karşısında nefesi kesildi ve soru zihnini okuyormuşçasına ortaya çıktığı için, ‘senin her şeyini biliyorum’ der gibiydi ve bu yüzden hakaretvari ve alaycı geldi Murat’a, ama ihtiyarın o an gözleri ciddiyet içerisindeydi. Hele yüzündeki kıvrımlar ve sakalındaki aklar alay namına ne varsa tüketmiş olduklarını ortaya koyar gibi görünüyorlardı.

-Yoksa bu sığlığı anlamlandırarak derinleştireceğiz mi? Diye davam etti. Ardından, biraz duraksadı…

- Hım ben buna evet derim. Bir usta olmak istiyorsak evet, harcı elimize almalıyız. Şimdi önümüzde harç için gerekli kum, biraz su ve bunun gibi malzemeler var. Bunlar en basitinden şeyler öyle değil mi? Ama bunlardan harç yapar ve bu harçla kendi binamızı ördüğümüzde bizim için apayrı bir anlam kazanırlar.

‘Yalnız bir sorun daha var’ diyerek ışıldayan mavi gözlerini Murat’ın gözlerine dikti yaşlı adam. ‘Bizim için anlamlı olan genel olarak anlamlı değilse, buhran devam edecektir. Ve kazandırdığımız anlamlar mutlak bir huzura ulaştırmayacaktır bizleri’ diye ekledi. Ve devam etti ihtiyar: Huzur basitlikten değil, yiğitlikten kaynaklanır. Binayı yap yıkılacağı için üzülme, üzüm bağını dik üzümleri düşünme, ateşi yak söneceğine dövünme, oku at, vuramaz diye gerilme.

-Bunları bana neden söylüyorsun? Diye hiddetle köpürdü Murat ve devam etti aynı hiddetle: Artık mucizelerin olmadığı bir çağda yaşadığımızı biliyorsun değil mi? Hepimiz aynıyız. Bütün Muratlar aynı. Bunu biliyorsun. Hepimizin arayışta olduğunu, farklı olana tapındığımızı biliyorsun. Çok okumuşsun ve bu bilgiçliğinle aniden kafede oturan biriyle bir bahaneyle söyleşiye giriyor ve ardından birkaç basit muhabbetten sonra masadan fırlıyor, dalgın dalgın uzaklara kilitleniyorsun. Ve tabii, ben aptalım ya, hemen peşinden geleceğim. Evet, senaryon buraya dek tıkır tıkır işledi. Hemen peşinden geldim ve kendi yarattığın mucizene şahit oldum. Sonra aniden birkaç büyük laf ettin ve etkilendim. Bunun olduğunu zannediyorsun. Modernizmin evliyaları olmaz ihtiyar. Ve biz bu dümenleri biliriz. Hepsi sahte, hepsi yapay. İğreniyorum senden. İşte oyununu bozdum. İstediğin beklediğin tepki nerede? Yok. Bu anlamsızlığa seni de gömmek istiyorum. Çünkü senaryolarla yaşıyorsun. Gerçeğe bir bak. Bütün o zahmete küfürvari isyankâr sözlerim için katlanmış oldun. Sana acıdım şimdi.

İhtiyar ağlıyordu.

Murat koşarak oradan uzaklaştı. Kendi hakkında düşüncelere daldı. Binayı yapmış ama yıkılmıştı, bağı dikmiş ama üzümden yiyememişti, ateşi yakmış ama ateş sönmüştü, oku atmış hedef şaşmıştı. Artık ümit kelimesini duymak bile istemiyordu. Koca bir yalan değil miydi ümit? Bütün o bilgiç arayışları, kendini bir şey olmuş sanmalar, başkalarının öğütleri, çare diye sarıldıkları hepsi yitivermişti. Hepsi oyalamıştı onu ve çare olarak göreceği yeni şeylerin de az zaman sonra aynı akıbete uğrayacaklarından o kadar emindi ki artık. Kendine acıyamıyordu bile. Beyni sağdan soldan gelen fikirlerle dolmuş bir çöplük gibiydi. Karanlık basmıştı. Kendi hakkında söyleyebilecekleri belliydi işte: Soğuk caddelerde yürüyen berduş bir adamdı o, yürüyor ve düşünüyordu. Nereye kadar yürüyecekti? Yolun sonu neresiydi? Bunları düşündü. Manevi kar bastırdıkça bastırıyor hava tipiyi andırıyor ve ağzından çıkan sıcak hava soğuk hava tarafından anında yutuluyordu. O hala sorup duruyordu, evet, nereye kadar yürüyecekti? Bu soru onda derin bir yalnızlık hissini doğuruyor, yalnızlığında kayboluyor ve sanki eriyordu. Kimdi? Neydi? Nereden gelmişti? Niçin yaşıyordu? Ve nereye gidiyordu? İşte şimdi yürüyordu, nereye ulaşabilirdi ki? Dışsal anlamda ulaşacağı yer bir sokağın sonu, bir apartmanın önü, bir kefenin içi ya da bir insanın siması olabilirdi. Ama içsel olarak bu yürüyüşün bir anlamı olması gerekmez miydi? Kendisini çevreleyen bütün varlıklara baktı. Bana neyi anlatmaya çalışıyorsunuz dedi: “Her biriniz varsınız. Her biriniz çevremdesiniz. Her biriniz bir mesaj mısınız? Bana neyi anlatmaya çalışıyorsunuz? Okumalıyım sizi. Yaşam o kadar anlamsız ki ama varsınız işte. Hayali de olsa, vehim olarak da olsa varsınız, yalnızlığımın bir parçası olsanız dahi varsınız.”

Yıllarca peşinden koştuğu, dualarla yakardığı, gözyaşlarıyla isyan ettiği ve varlığına kızdığı tanrıyı son bir kez daha düşündü. “Neden bana sahip çıkmıyorsun?” diye haykırıyordu içten içe. “Neden hiçbir iyiliğimin karşılığını alamadığım duygusuyla baş başa bırakıyorsun beni? Neden en kötüsünü çıkarmakta ısrarcısın bana? Neden suskun bir tanrısın, Neden dilsizsin ve neden suskunluğunla insanlara rahman değil, gaddar olduğunu düşündürteceğini düşünemeyecek kadar bile bir muhasebeden yoksunsun?”

Artık yolun sonuna geldiğini hissetti. Ilık bir iklim vücudunu sardı. Hâlbuki fırtınanın ortasındaydı. “Aradığım sen olamazsın. Ulaşmak istediğim, yıllardır peşinden gittiğim şey sen olamazsın” dedi içinden. “Peki, sen kimsin, seni kim var etti?” Bu sorular zihnini keskinleştirdi. Kalbi çırpındıkça çırpındı, daha sık nefes alıyordu şimdi. Göğsünün arasında bir heyecan sıkıştı. Sanki ölecek gibiydi ve sanki aynı anda yeniden doğacaktı. Heyecanı yürümesine engel oldu. Dizlerinin bağı çözülmüştü, artık yürüyemiyordu. Gönlündeki çarpıntıyla eğildi ve çömeldi. Gerçek aniden geldi. Nefesi kesildi. Gözleri parladı. Gönlü bir kuştu ve şimdiye dek çırpınıyordu. Ama şimdi kanatlarını açmıştı. Delirmişti adeta; başını göğe çevirdi, özgürlüğe kavuşan ve göğe yükselen gönül kuşuna bakıyordu. Sonra etrafına göz attı. İnsanlar ona hayretle bakıyordu. Ama o aldırmadan yere kapandı. Ağlayacak gibi oldu. Sarsılıyor, titriyordu. Ardından yavaşça kaldırımın bitişiğindeki binanın duvarına yaslandı. Ağzını hafifçe aralamış gözleriyle karşısındaki bir binanın penceresindeki demir parmaklıklara odaklanmıştı. Nefes alışı sıklaşmış ve yüzünde bir tebessüm belirmişti. Demir parmaklığa baktıkça tebessümü artıyordu. Ve birden kahkahalara boğuldu. Şaşkın bakışlar kendisine yönelmiş, gelip geçenler deli olduğuna kanaat getirmişti. Fakat onlara aldırmadan kahkahaya devam etti. Ve en gür sesiyle bağırdı; ‘Arama! O YOK’ ve ardından ‘seni BEN var etti ve şimdi öldürdü' dedi. Kendi yarattığı hayali demir parmaklığın hayali esiri olduğunu nihayet anlamıştı.

5 yorum:

gunes ener dedi ki...

çok güzeldi. Gerçekten okudğumda keyif aldığım son dönem yazıalrından biriydi. bu konuyla ilgili bi sex öyküsü yazacağım.

Maryjade dedi ki...

sevgili kali çok güzel bir yazı olmuş,eline sağlık.

Kali Rind dedi ki...

arkadaşlar ben sizlere teşekkür ederim, en başta okuduğunuz için. Ve tabi ki yorumlarınızı esirgemediğiniz için teşekkürler.

Boş Arsa dedi ki...

"...Sen her şeysen canan, hiçbir şeysin demektir..."

Sen kardeşim bence kısa romancı veya uzun hikâyeci tadında yazıyorsun...

Retorik'i biraz daha kıssan ben daha fazla hoşlanırım...

Amma velakin oldukça güzel bir anlatı bu...

Dahasını isterüz...

Sevgiler... Hürmetler...

Kali Rind dedi ki...

Çok teşekkür ederim.Retorik dozajı fazla. Doğru.