Çerçeve



İzmir'in en güzel, en dinlendirici barlarından biri Rainbow'da; denize nazır oturmuş, Polat’ı bekliyordum. Her akşamüstü uğrar hayatın günübirlik yorgunluğunu birayla eritmeye çabalardık, sohbet mezesiyle. Polat yakın arkadaşlarımdan biriydi, içlerinde beni en çok anlayan... O'nun sakalsız ,temiz görünüşlü yüzünü ne zaman görsem kendimi daha iyi hissederdim. Hiç kimseyi ve hiç bir şeyi takmazdı kafasına. İnsanların "gamsız" dedikleri tiplerdendi. Bende gittikçe O'na benzemeye başlamıştım. Ne derler bilirsiniz; "körle yatan şaşı kalkar!".. Ancak bu defa başıma gelen olay beni tümden yıpratmış, bu güne değin kabullendiğim tüm doğrularımı, inançlarımı kökten sarsmıştı. Bir hallaç pamuğu gibi darmadağınıktı düşüncelerim. Aslında komik, garip bir soruydu tüm bu haleti ruhiyemin temelindeki...

"Acaba gerçekte kim deli?.."

İkinci biramı fondiplediğim ilk biramın ardından henüz siparişlemiştim ki...Göründü Polat. Salına salına; omzuna dökülen ama ahengini bir türlü bulamamış saçlarına karışmış geldi, kuruldu masama. Yüzünde derin bir gülümseme yarım ağız selamladı beni. Gelen ikinci birayı da sağlama alıverdim son sürat...

"Erken başlamışsın içmeye; bu yaşta alkolik olmak için sağlam bir nedenin vardır sanırım, sayın psikolog" , dedi bana manalı manalı bakarak. Kendime üçüncü O'na da ilk birasını söyleyip bana; söyleyeceklerimi ilgiyle dinlemeye hazır bakan Polat’a çevirdim gözlerimi

"Sence akıllılar mı deli; deliler mi akıllı diye bir soru sorsam... Ne düşünürsün?" Durdu, gelen birasından kocaman bir yudum aldı sorumu bir yandan tartarken;"Senin delirdiğini düşünürüm!", dedi gülümseyerek."Hoş, her psikologda vardır ya biraz delilik!"

Kızdım O'na."Seninle de ciddi bir şey konuşulmuyor!", dedim somurtarak... O; gönlümü almaya çalışan ses tonuyla; "Anlat bakalım,nereden çıktı bu durup dururken?"

"Tamam anlatacağım ama lütfen konuşmamı bölme,anlatacaklarım bittiğinde yaparsın yorumunu" dedim... Bir konuya dair konuşurken bölünmek en fazla kızdığım şeylerden biriydi.

"Büromu biliyorsun", dedim O'na. Lafa karışacak oldu, elimle havada kısa bir kavis çizerek engelledim O'nu; "Kesme!. Büromu biliyorsun. Hastalarımın kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak ve onları gevşetip daha iyi bir terapi ortamı oluşturmak adına dizayn edilmiş bir dekorasyonu var. Loş ışık, hafif, derinlerden gelen rahatlatıcı bir müzik... Hastaların yayıla yayıla en rahat şekilde oturmalarını sağlayan ergonomik birde koltuk... Tam masamın karşısında. Masamın hemen arkasındaki duvarda ise bir resim çerçevesi duruyor. Boş,içinde resim olmayan -ki sipariş verdiğim resim ancak iki gün sonra elime ulaşacak -bir çerçeve. Bu gün hastalarımın dışında bütün bir gün boyunca büroma gelen ziyaretçilerim -ki içlerinden bazılarını sende tanıyorsun- kabul ettim odamda. Çay içip konuştuk bir süre. Sonra odamın dekorundan açıldı söz. Masamın görünüşünün uygunluğundan duvarların ruh okşayıcı rengine kadar, oradan koltuğun rahatlığından, fondan gelen fısıltı ayarında dinlendirici müziğe kadar... Ve hemen masamın arkasındaki duvarda duran o boş çerçeveye dayandı konu...

İlk misafirim Erçin'di. Çerçevede; silik, loş ışıktan fazlaca görünmese de çok çok güzel olan resmi övüp durdu bana. "Çok zevkli insansın", diyordu. Yeni, marjinal, soyut bir çalışmaymış... Kullanılan renkler,renklerin figürlerle örtüşmesi,geçişler,ton;Muhteşemmiş!.. Kübik bir çalışmaymış Picasso gibi...

O'nu şaşkınlıkla, ağzım açık dinledim. Bir şey söyleyecek iken, düşünüp vazgeçtim. Ne de olsa arkadaşım. Hem Hipokondriyak bir yapısı vardır Onun. Hastalık hastası yani; şimdi O'na olmayan bir resmi gördüğünden söz edecek olursam, kendisi için hiçte iyi olmayabilirdi. Azıcık daha kalıp gitti Erçin. O'nu uğurlayalı bir beş dakika oldu olmadı; bu kez karşı bürodaki avukat geldi. Sabahki davası ertelenmiş; O'da gazetesini inceledikten sonra bana uğramak ve işlerin nasıl gittiğini öğrenmek istemiş. O'nunla da başladık sohpete. Laf lafı açtı; söz az evvel giden Erçin'e kadar dayandı oradan da odamın dekoruna... Ben, dekorumu arkadaşımın tavsiyesi üzerine işinde oldukça iyi bir içmimar Hakan'a yaptırttığımı söyledim. O'nu da tanıyorsun..."Evet,işini çok iyi yaptığı kesin arkadaşınızın", dedi bana avukat. "Hele şu manzara resmi! Gerçi ışığın loşluğundan pek iyi seçilemiyor ama Harika!. Harika... Acaba bana da,hani canım benim büroya da bunlardan bir tane bulabilir miyiz?"

Şaşkın bakışım, ağzımın açık kalışı... Neyse ki kendimi çabuk toparladım, hemen konuyu değiştirdim. O gittikten sonra çerçevenin karşısına geçip uzun uzun baktım. Yok! Hiç bir şey görünmedi gözüme... Ne Erçin'in sözüne ettiği Soyut çalışma, ne avukatın kendi bürosuna da istediği o şahane manzara resmi! Ne de her hangi bir resmi çağrıştıracak bi'şey! Avukatla içtiğimiz kahve boşlarını almaya gelen çaycı çocuk, ben ona ücretini öderken ayakta bekliyordu. Parayı uzattığımda O'da diğerleri gibi duvara, boş çerçeveye bakıyordu. "Vay anasınııı!",dedi, "Ne güsel bir çiplak kadın resmidir bu!" Hafifçe kulaklarına doğruda kızarmıştı. Azarlayarak O'nu işinin başına gönderdim. Çıkarken hâlâ , yan yan resmi görmeye çalışıyordu. Durum, beni iyiden iyiye kuşkulandırmaya başlamıştı. Sinirden alnımda biriken soğuk ter damlacıklarını elimin tersiyle sildim. Diafona basıp, sekreter kızı çağırdım

"Bak bakalım, arkamdaki duvarda duran çerçeveye ne resmi görüyorsun orada?".. Salakmışım gibi aptal aptal çevirdi gözlerini çerçeveden yüzüme..."Ne resmi olacak", dedi, "devlet büyüklerimizden birinin orijinal portresi!" Sonra ben bir şey diyemeden daha sırtını döndü,çıktı odamdan...

Kalkıp bir bardak suyla hafif bir sakinleştirici aldım. Koltuğuma ilişip ilacın etkisini göstermesini bekliyordum. Kapı çalındı;sekreter kız içeriye girdi;Asil'ler de hemen O'nun arkasından... Asil'i görür görmez fırladım koltuktan. Tanıdık;aklı başında,makûl bir dostun desteğine ihtiyacım vardı. Sıkı sıkı sarıldım O'na. "Dur,dur... Görüşmeyeli o kadar olmadı daha. Bu ne yılışıklık böyle?." Hiç bir şey söylemeden, bir elim O'nun omzunda;duvardaki çerçeveyi işaret ettim O'na... Bir çerçeveye bir bana baktı.

"Asil, Allah aşkına söyle, çerçevede ne görüyorsun?" "Tabiyki hiç bir şey!" demesini bekliyordum, ama O; "Güzel bir natürmort", dedi bana. "Van Gogh sarısı kullanılmış yer yer. Tahta masanın kahverengisi biraz sönük ama, gümüş tepsi iyi gölgelendirilmiş. Orjinal Rembrand mı?" dedi... Kendimi koltuğa zor attım, bayılmak üzereydim çünkü.
"Az sonra Cüneyt'te gelecek, beraber alışverişe çıkacaktık burada buluşma kararı aldık, ne zamandır seni görmek istiyordu O'da... Hah, iyi adım lafının üstüne gelirmiş!"

Kapıdan girmekte olan Cüneyt'e çevirdim yüzümü. Yanıma kadar gelip öptü beni. Sonra yüzümü inceleyip ,"iyi misin sen?", diye sordu,"Yüzün bembeyaz kesilmiş, hasta falan değilsin umarım?"

"Yok bi'şeyim, Sağ ol...", dedim Cüneyt'e. Çerçeve ve hayali resimler hakkında hiçbir şey duyacak halim kalmamıştı. Ancak Asil izin vermedi buna. "Cüneyt; Erkan bana şu Natürmort hakkında ne düşündüğümü sordu. Cidden çok güzel değil mi?" Cüneyt, gülerek karşı çıktı Asil'e,

"Natürmort mu?Bilmediğin terimleri kullanıp, komik duruma düşüyorsun. Baksana, bal gibi de sürreal bir çalışma bu. Üstelik ya bitmemiş ya da ressam tarafından bilerek tamamlanmamış... Giger'ınkilere de benziyor, Dali'ninkilere de... Ve ip hepten koptu. Biri resmin natürmort olduğunu iddia ediyordu, diğeri bitmemiş sürreal bir çalışma olduğunda diretiyordu. Bense bitap, yorgun, karmakarışık, ölgün... Susuyordum. Sakinleştirici etkisini göstermeye başlamıştı gittiklerinde.

Derken; randevusu olan hastam girdi içeriye. Oldukça tehlikeli bir hastaydı. Delirium eşiğinden dönmüştü ama hâlâ etkisini taşıyordu üzerinde. Bir saat süren terapiyi bitirdiğimizde,"Sana son bir soru sormak istiyorum", dedim. "Şu duvarda gördüğün çerçevede ne resmi görüyorsun?"

"O boş bir çerçeve, doktor!", dedi gülümseyerek..."Anlıyorum hayal görüp görmediğimi, gerçeklerden uzak olup olmadığımı anlamaya çalışıyorsunuz ama... İyiyim sayenizde. Haydi size iyi günler!",deyip gitti...

Ve ben bütün randevularımı iptal edip,şehrin ıssız sokaklarında yürüyerek kendi kendime ,sana otururken sorduğum soruyu düşünüp durdum... İşte şimdi buradayım."

Ben altıncı birayı bitirmek üzereydim Polat ise ikinci birasının yarılarına anca inmişti . Birasından kocaman bir yudum aldı..."İyi ama...Erkan", dedi şaşkınlıkla yüzüme bakıp,"SENİN HENÜZ BİR BÜRON YOK Kİ!"

Hiç yorum yok: