“Yıkıl Duvar! Göremiyorum Enginleri”


Son zamanda Ajda Pekkan’ın ağzından dinlemeye iyice alıştığım ‘Eğlen Güzelim’ şarkısında geçen bu sözlerin çağrıştırdıkları ile kafamda oluşan birden fazla duvar çeşidi, çok kısa bir süre sonra algıda seçiciliğe yol açmış olsa gerek, önce ‘Berlin Mucizesi’ adlı filmde, ardından da daha başka şarkı sözlerinde karşıma çıkıverdi: Zeynep Casalini’nin “Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum” sözlerini içeren şarkısı gibi.

1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında, artık toplumları ayrıştıran hiçbir duvarın kalmayacağına, bu duvarla birlikte psikolojik ve ruhsal körlüğe yol açan duvarların da yıkılacağına ve hatta ‘duvarcı ustaları’nın işsiz kalacağına safça inanılabiliyordu. Gelin görün ki eski duvarların nostaljisini yaşatmak isteyenlerin, duvar diken ayrıştırıcı atalarının mirasına sahip çıkarak yepyeni duvar projeleri ile karşımıza çıkması, bu iyimserliği taşıyanlar için sürpriz oldu. Ne toplumlar kenetlenecekti, ne de söz meclisten dışarı ‘duvarcı ustaları’ işsiz kalacaktı.

Avrupa’da ‘Utanç Duvarı’ yıkıldı derken, çok değil o ‘Utanç Duvarı’nın yıkılmasından 3, 4 sene sonra, beyinlerini Irkçı nazariyelerin boş sayfalarına emanet edenler, kendinden olmayanları kafalarında inşa ettikleri duvarlarla ‘Onları’ beyinsel gettolarına sürüp, imha etme planları kuracaklardı Bosna ve Hersek’te.

Bugün herkes biri birine duvar örmenin derdiyle, harıl harıl çalışıyor: ABD, Meksika sınırına, işgal ettiği Irak’ta Şii ve Sünni muhitleri ayırmak için Irak içlerine, İran Iraklı Kürtlerin denetimindeki sınıra, Iraklı Kürtler de İran’a misilleme olsun diye, İran’ın ördüğü duvarın karşısına, Mısır, Gazze sınırına, İsrail Gazze’ye duvar örmekle meşgul bugün. Hatta İsrail hızını alamayıp Akdeniz sahillerine de duvar örüyor. Her ne kadar Gazze’den geçişleri engellemek maksadıyla örülen bir duvarsa da bu, bana nedense doğaya karşı da örülmüş bir duvar izlenimini edindirdi.

Herkes herkesten korkar, Herkes her şeyden şüphelenir oldu. Böyle bir dünyada duvarlar sadece devletlerin birbirine ördüğü yapılar değil artık. Gerçekten doğaya karşı da duvar örüyor devletler. Küresel ısınmanın neticesinde denizin dibini boylamamak için harıl harıl çalışan ve doğaya ördükleri duvarla karşı koyabileceklerini düşünen dünya devletleri var.

Sonra psikolojik duvarlarımız ve ruhsal duvarlarımız da var. Zaten bütün bu fiziksel duvarlar o duvarların sonucu. Modern dönemin zuhuru ile Kendimizi önce özel bir siteye, ardından bir eve hapsediyoruz. Daha sonra evin içindeki bireyler kendilerini ayrı ayrı odalara hapsediyor; Ötekine kapanan bol kilitli dış kapılarımızın ardından, kendimizden saydığımız insanlardan da ayrılıyoruz en sonunda ve kendi küçük, kilitli odalarımıza sığınıyoruz. Nihayetindeyse beynimize inşa ettiğimiz duvarlarla korumaya alabileceğimizi düşünüyoruz kendimizi. En sonunda sanal dünyaya geçiş yapıyoruz ve kendi özgürlüğümüzü orada bulduğumuzu ‘Sanarak’ sanallaşıyoruz. Bilgisayar ya da Televizyon ekranına eklemlenmiş işlevsel bir cihaza dönüşüyoruz anlayacağınız. Hayatı böyle kaybediyoruz işte.

Bu kadar bol ekranın arkasından dünyayı yönetmek, bir oyunu yönetmek olarak algılanırken, bu iktidar savaşının arasında kalan insanlar, bilgisayar oyunlarının bir unsuruymuşçasına acımasızca ‘imha edilebiliyor’. Öldüren için her şey ‘sanal’.[1] ABD toplumu ve onu okşayan sözüm ona Uygarlık, bu kadar fazla ekranın ardından sanal ile gerçek arasındaki ayrımı kaybetmiştir. Gerçek sanallaşmış, sanal gerçekleşmiştir. Bu yüzden bunca kanı akıtan kendi devletlerine ses çıkaramayan bu yığın, ancak gerçekten yaşanmış savaşların bilgisayar oyunlarına ilgi gösterebilmekte. Önemli olan Oyun.

İtiraf etmeliyim ki Zaman zaman sanal dünyaya balıklama dalan şahsım da bu hayatı bir oyun olarak görüyor. Bu bakımdan Sanal Dünyaya entegre olmuş olan Uygarlıkla ortak bir noktam olduğu söylenebilir. Fakat benim için oyunun anlamı, Dünyayı ekrandan seyredenlerin oyuna biçtikleri anlamdan çok farklı.

Ben, bütün oyunları başlatan oyunu görüyorum; azman egonun başlattığı vahşet ve dehşet oyununu. Ve o oyunun dışında tek hesap vereceğim ‘oyun dışı tek şey olanı’ -onu henüz kavrayamasam, ona henüz dokunamasam da-; ‘Hakikati’ görüyorum. Özgürlük odur.

“Viva Liberte”

[1] Yakın zamanda bir gazetede, ABD ordusunun askerliği cazip hale getirmek için bir takım sanal savaş oyunlarını kullandığı, orduya alım merkezlerinden birinde savaş simülasyonları ile savaşın cazibeli hale getirilerek gönüllü asker sayısını arttırmayı amaçladığını okumuştum. Savaşı bir bilgisayar oyununa benzeten bu uygarlığın dünyasında tabiî ki ölen insanların zerre kadar değeri olmaz.

Hiç yorum yok: