-Modernite, Suç, Suçlu-


*Kimimiz başını öne eğmişti*

*Herkes ödeseydi kefaretini*

*Biliyorlardı ki onun yerine*

*İpte kendileri can vermeliydi*

*Yaşayan birine kıymıştı o*

*Onlarsa ölüyü öldürmüşlerdi.*[1]**

Tabi ilk iki dizede utançtan ve duyulan sorumluluktan kaynaklanan başı öne eğme hadisesi modern toplumun bireyine pek az tanıdıktır. Demek ki sorumluluğu kabul etmede yeteneksiz bir toplum biçimidir bu. Ama her şeye rağmen bu durum, o toplumun suçu var etme ve suçlu üzerindeki sorumluluğunu yadsıtacak güçten yoksundur. Olsa olsa sorumluluğu sadece kısmi bir biçimde bertaraf edebilir.

Fiziksel-somut-suçlar üzerindeki aşırı ceza düşkünlüğümüz, modernizmin kendini aklamada kullandığı, fiziksel suçları gerçekleştirmiş suçluların azmettirici öznelerine -ya da önderlerine- dokunmayan bir adalet[sizlik] yasasına yataklık etti. Tetiği çeken el daha suçludur anlayışı, tetiği çektiren zihniyeti tereyağından kıl çeker gibi kurtarıyordu. Şair şiirinin devamında şöyle demiştir:

*Kabil’in Habil’i öldürdüğü*

*Günden beri hiç dinmedi acılar*

*Çünkü insanların insanlar için*

*Koymuş olduğu bütün yasalar*

*Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi*

*Taneyi eleyip samanı tutar. [2]*

Modern zamanların adalet[sizlik] yasasına ne de uygundur bu dizeler. Kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı tahakkümle zihnin bu derece maniple edildiği modern dönem, suçluyu kendi eliyle yaratıp, onu kendi görsel şöleninde -ki artık dünya modernizmin nazarında bir maskeli balo değildir de nedir?- etkileyici bir biçimde kurban eder.

Neyin uğruna? Kendi iktidarının meşruiyeti uğruna elbette ki. Kurbanlar gereklidir. Hem iktidarın iktidarını teyid etmek için, hem de iktidarın adaletsiz olduğunu ortaya koyabilecek her türlü kuşkudan arındırılması için gereklidir.

Tabi modern sistemi eski “merhametsiz” sistemlerden ayırmak için icad edilen hapishaneler de gereklidir. Hapishanelerin endüstriyel üretim biçimiyle eşzamanlı ortaya çıkan modern bir icat olmaları şaşılacak bir şey değildir. Kitlesel ve nihayetinde toplumsal deliliği zorunlu kılan bu yeni tür yaşam biçiminin yaratacağı zihinsel travmaların çokluğu suç oranındaki artışı da tetikler. Böyleyken, suçlular daha önce süregeldiği biçimde cezalandırılır ya da infaz edilirlerse, bu durum ceza ve infazlardaki artışın aleni bir biçimde halk tarafından fark edilmesine ve durumun iyiye değil, kötüye gittiği izleniminin yaygınlaşmasına sebep olacaktı. Bu ise iktidar için bariz bir tehlikeydi.

Ortaçağın engizisyon mahkemelerini eleştiren zihniyetin suç oranındaki artışla birlikte kalkıp ülkeyi mezbahaneye çevirmesi - bunu istemediğinden ötürü değil ama tamamen kullanışsız olduğundan ötürü - modern zihniyet için yıkım demekti. Vitrin daima temiz tutulmalıydı. İnsan doğasını bu kadar tahrip eden bir zihniyet, kitlesel travmaların neticesindeki suç patlamasına karşı hazırlıklı olmalıydı.

Neticede insanları tabiattan ve kendini anlayıp anlamlandırmaktan uzaklaştıran fabrikaya-oradan da evrimleşerek şirkete- odaklı yeni yaşam - şehirlerin ötesinde metropolleri doğuruyordu ve - beraberinde kökten bir değişimi getiriyordu. Bu değişime adapte olabilmek zor olacaktı. Yeni suç biçimlerinin de ortaya çıkmasıyla, suçtaki artış - ve bilhassa şehirlerin kalabalıklaşmasıyla birlikte mali suçlardaki artış - kaçınılmazdı. Ceza yasası değişmeliydi. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi geleneksel ceza caydırıcı olabilirdi fakat, modern sistemin işlemesi için uygun değildi. Uygun değildi çünkü sistem; hem suç kavramını genişleterek yeni tür suçlular yaratıyor, hem de suçu arttırıyordu.

İnsanların sadece kendi maddi refahlarını arttırmak maksadıyla bir araya toplandıkları modern şehirler, çıkar çatışmalarının odağı olmuştu. Sınıf çatışması, ağır iş koşulları, çevre kirliliği, otomatik yaşam, kalabalık ortam, küçük apartmanların arasına sıkışmış insanın ruhunu kemiriyordu. İnsanlardaki incelik, hissîlik, cana yakınlık betonun sertliğiyle öğütülmüştü artık.

Beton, endüstriyel üretimin, köleleri için seçtiği pratik ve kolay ve aynı zamanda olabildiğince ruhsuz bir inşaat malzemesidir. Modern medeniyetin, kendi kölelerine dönüştürmek istediği - ve bu isteğini çok iyi bir biçimde gerçekleştirerek dönüştürdüğü- insanları tıkacağı betondan apartmanlar da kölelerin hücreleri gibidir adeta. Bu apartmanlarda 60 metrekareye kadar düşen evlerde oturuyoruz artık. Bunlar geniş aileye imkân vermeyerek, aileyi çözüp eriten ve en sonunda bütün bireyleri kendine ve ötekine yabancılaştıran hücrelerdir. Şu halleriyle şehirler insanların yaşadığı mekânlar değil hapsedildikleri mekânlar olarak tasarlanmıştır. Neyin uğruna?

Çılgınca bir üretim, kazanç hırsı; kısacası öküz ortaklığı uğruna. Öküz öldüğünde karşılaşacağımız manzaranın vahametini şimdiden kestirmek mümkün.

Bir çizgi kahraman olup sonrasında sinemaya da aktarılan Batman karakteri, şehirdeki bu ağır ve kokuşmuş çıkar ortaklığının bozulmasıyla doğar. Batmana dönüşmeye karar veren *Bruce Wayne* trilyoner bir endüstricidir. Amerika’nın kuzeyinde Gotham isimli bir şehir bulunur. Bir zamanlar bir endüstri devi olan şehir, ‘Büyük Kriz‘ sonrasında çöker ve karanlık bir suç ve yozlaşma perdesi altında kalır. Şehri karanlıktan çıkarmak *Batman*’e düşecektir. Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de şehri kurtarmaya ilk meyleden kişinin trilyoner bir endüstrici olmasıdır.

Modern çağ, suçu doğuran, kapsamını insafsızca genişleten endüstriyel edepsizliğin ve angarya işçiliğinin değil de, sistemce atık olmuş, kaosa sürüklenerek yoksulluk ve öz yoksunluğuyla kala kalmış ve bir takım para babalarının peşine takılarak suça bulaşmış olanların üzerine yürüyen kendi kahramanını yaratır: *Batman*. Tamam, düşmanlar -*Joker*, *Posion Ivy,* * Iceman*, *Penguin* ’sapıtmış’ kişilerdir. Fakat onları cezalandırmaya kalkan kişinin yarasa kılığı altında sergilediği mücadeleyle sağlıklı bir zihne sahip olduğu söylenebilir mi? (Hepsi “salt iktidar” oyununu oynar)

Aslında her şehir bir Gotham olma yolundadır. Ve bir gün öküz öldüğünde bu gerçekle daha yakından yüzleşeceğiz. Şimdilik şehirlerin üzerini örten bir maskeyle aldatılıyoruz. Sistemin suç üretmede, şimdiye değin en yetenekli sistem olduğunu gizleyecek maskeleri var. Bu maskelerden biri de modern ceza yöntemlerinden biri olan hapishanelerdir.

Eğer suça yönelik cezalar geleneksel biçimde -kırbaçlama, damgalama, vücuda eziyet vs.- tatbik edilirse, oklar sisteme çevrilebilirdi. *”İşte suçlar arttı, neden? Sistem ne yapmaya çalışıyor? Herkesi kesecek mi? Herkesin canına mı kast edecek? Herkese namussuz damgası mı vuracak?“* gibi sorular bir isyanı tetikleyebilirdi. O halde sistem acımasızlığını değil, merhametini vurgulamalıydı. Öbür taraftan kendisine zarar verecek adımların da önünü kesebilmeliydi. Bir anlamda; *”Bak, sen suç işledin, ama yine de sana o iğrenç ağır fiziksel cezayı vermedim. Sana doğru yolu göstermek istiyorum, seni eğiteceğim ve topluma kazandıracağım” *demeliydi.

Aynı zamanda özgür olmadıklarını iddia edenlerin, kısıtlandırılmış bir yaşam biçiminin ardından, özgür olduklarının farkındalığına erişip, bir daha böyle bir iddiada bulunmaktan kaçınacakları bir yeni ceza yasası şarttı. Demek ki hapishaneler, Foucault‘ un bizim için açtığı yoldan yola çıkarsak, sistemin kendi bünyesinden kaynaklanarak artan ve çeşitlenen suçların göze batmasına ustalıkla engel olan ve insanları özgür olduklarına ikna etmeye yarayan vasıtalardır; özellikle de şehirlerde kameralarla her şekilde denetlendiğimiz şu zamanlarda.

Kameralar hayatımızın özele dair olan alanını iğdiş ederken, hala tepeden inme bir tehdit şöyle söylemektedir: *Hala özgürsün! Merak etme! Bu kameralar seni rahatsız etmek için değil, korumak için! Gerçekten rahatsız edildiğinde, emin ol daha kötü durumda olacaksın. O zaman 24 saatini -sistem seni en kötü niyetlerle izlesin diye- kameralarla geçirmek zorunda kalacaksın, işte o zaman özgür olmamanın gerçekten ne olduğunu, kısacası hapishanede olduğunu anlayacaksın!*

Sistem hapishaneleri gizli bir işkence yuvasına dönüştürmekten de geri kalmıyor; bir yandan yıkmakla övündüğü Ortaçağcılığa ve Ortaçağa nazaran merhamet abideleri olarak sunduğu hapishaneleriyle kendini meşrulaştırıyor, öbür taraftan aynı hapishanelerde, sokakta uygulamaktan kaçındığı ve Ortaçağın yobazlığına bağlayıp güya yasadışı kıldığı türlü işkenceye illegal bir biçimde geçit veriyordu. (malum son zamanlarda özellikle ABD denetimindeki Irak Hapishanelerindeki ve Guantanamo hapishanesindeki müzikli işkence yöntemi bu konuda ne kadar yaratıcı bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu açık seçik gösterdi)

Endüstriyel üretimin kaçınılmaz sonucu olan şehirleşmenin de ötesindeki ‘mega kentleşme‘ Sadece yeni tip suçları, şiddet suçlarını ve mali suçları değil, ruh hırsızlığını da teşvik ediyor. Tarihte bir zamanlar kentlerin oluşumuna karşı çıkanlar kentlerin suç ve günah dolu olduklarını iddia etmişlerdir. İşe günah doktrininden bakacak olursak pek de yanıldıklarını söyleyemeyeceğiz. * Engels* şehirler için “İnsan ırkının her birinin ayrı prensipleri ve ayrı amaçları olduğu zerrelere (monads) bölünmesi, en aşırı noktasına dek burada gerçekleşmiş” demişti. İnsanların kendi çıkarlarından başka öncelik tanımadıkları modern şehir yaşamı insanları birbirlerinden koparıyor. Böylece bu yaşam biçimi şiddeti arttırıyor.
Modern endüstriyel sistemin yol açtığı ruhsal krizler her ilişki biçiminde karşımıza çıkmaktadır artık. Nereye adım atsak ruh sağlığımızı riske ediyoruz. Bu makine uygarlığının, kitlesel deliliği kontrol altında tutmanın bir yöntemi de ‘endüstriyel psikoloji‘dir. Endüstriyel psikoloji; psikolojinin verilerini kullanarak, personel seçimi ve eğitimi, iş veriminin artırılması, iş kazalarının önlenmesi, işin çalışanı tatmin etmemesi gibi endüstri ortamının getirdiği problemlere çözüm arayan psikoloji disiplinidir. Demek ki amaç endüstriyel yaşam biçiminin devamını sağlamaktır. Aslında her ne kadar modern papağanlarca aksi iddia edilse de birincil amaç üretimi artırmak ve öncelikli olarak insanı değil, verimi arttırarak endüstriyi iyileştirmektir.

Artık iş yaşamı da, sadece endüstriyel iş alanını değil, neredeyse tüm alanlarını kapsar; mesela Üniversiteyi de. Örneğin, Ahmet Çelikkol kitabında şu argümanı ileri sürer*: “Üniversite ortamı niçin böyle bir çalışmanın  ilgi alanı dışında kalsın? Üniversite bir toplu iş yeri değil midir artık; burada da bir organizasyon, hiyerarşi yok mudur?” [3] *

Doğru! Kısacası burası da sistemin bir parçası değil midir? O halde burada da krize girmek, hasta olmak,çıldırmak olasıdır. Demek ki endüstriyel psikoloji burada da deliliği kontrol etmelidir. Dikkat edin, deliliğe son vermekten bahsetmiyoruz, deliliği kontrol etmekten bahsediyoruz.

Kontrol çabalarından anlaşılmaktadır ki, modern toplumun sonunu getirecek insan, ya kendi deliliğini gizlemesini iyi bilip, yarım akıllıların mantıksal dizgesinde rol yapan-sistem için kontrolsüz-DELİ olacaktır, ya da standart zekasını tepeden inme bu kontrol mekanizmasına kaptırmamış ve yine külliyen DELİ ya da SAPKIN olarak damgalanmış, sistemin üzerinde tam tahakküm kuramadığı insan olacaktır.


Bu yüzden-sistem için- George Orwell'in zikrettiği gibi denetlenen delilik gereklidir. Dünyada ve özellikle de ABD’de kitlelerin yaygın bir biçimde, psikolojik danışmanlara yönelmesi ve bunun gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelmesi denetlenen deliliğe işaret eder. Delilik artık bir yan üründür. Ama Öncelikle denetlenmiş, sistemin normlarıyla normalleştirilmiş ve olağanlaştırılmıştır. Sadece zihinsel müdahalelerle değil, Prozac gibi ilaçlarla da.

Sistem kendi akil adamlarını böyle yaratır.




[1] Oscar Wilde, Reading Hapishanesi Baladı, Bordo-Siyah yayınları, Ekim 2002 İstanbul s 55

[2] a.g.e…s 67

[3] Ahmet Çelikkol, Çağdaş İş Yaşamında Ruh Sağlığı, *Önsöz*

3 yorum:

Enis Diker dedi ki...

Modern zamanlar daha çok, daha çok üretim ve tüketim için iyi ile kötü arsındaki alanı belirsiz hale getirdiler. Vadedilen özgürlük bireysel özgürlükten ziyade dişlinin daha iyi çalışması için çarkları yağlamak işlevini gördü. Sonuç ise yanlızlaşan, tedirgin ,kabuğuna çekilen daha çok üreten, daha çok tüketen , boş anlarında, kalan ömründe daha fazla hazza sahip olmayı amaçlayan insan.


Her an suç işleyeme hazır insan niçin böyle,

kaybedeceği şeyler mi azaldı?
kaybedeceği şeylerin değeri mi düştü?

Bence ikincisi - bir kaç kuşak önceside ayni şeylere sahipti hatta daha azına. Evini ,anne babasıyla paylaşırdı, muhtemelen bağımsız bir evi yoktu, arabası elektronik eşyaları yoktu. Bu gün maddi olarak daha çok şeye sahip ama her an kaybetme riskilyle beraber ve insansız bir ortamda. Somut söylemek gerekirse insanın sırtını dayayacağı insanı kaybetti, eski zamanlarda olduğu gibi kendini göreceği bir aynası yok artık ve sahip olduklarının da tek başına olduktan sonra bir değeri yok, daha fazla şeye sahip ama elindekilerin değeri kalmadı

Boş Arsa dedi ki...

Jean Genet, bir suçludur. Çocukuluğu ıslah evinde, gençliği hapishanelerde geçmiştir. Bir oyun yazarıdır. Şimdi adını hatırlamadığım bir oyununda idam mahkumu olan bir suçlu uzun bir tiradın finalinde "ben hapisaneyim!" diye bağırır.

Sartre için Aziz Genet'dir. Fuko'nun Hapishane'nin Doğuşu'nda Genet'nin islahevinin footoları vardır.

Neyse...

Bu yazı buraya sığamamış görünüyor kardeşim...

Üç ayrı başlık altında yeniden kaleme alınması gerekiyor: Modern İnsan ve Suç, Hapishaneleşmek, Endüstriyel Psikoloji...

Eline sağlık...

Zihnin her daim açık ola....

Kali Rind dedi ki...

Sayın Enis Diker, bıraktığınız yorum, yorum olmaktan ziyade bir ek olmuş bu çalışmaya.

Artık eski kötülük ve iyilik algısını kaybettiğimiz bir gerçek. Doğrusu, eskisi de birçok sorunu beraberinde taşıyordu. Ama onun yerine gelen şeffaflık da vurdumduymazlığı besleyerek yıkıma devam ediyor. Artık aynalarımız mı yok yoksa aynada-kendimiz dışına çıktığımız için-kendimizi mi göremiyoruz? Şener Şen'in oynadığı şu şanslı bileti kazanan TCDD görevlisinin, biletin onda yarattığı parayonanın akabinde aynanın karşısına geçip, kendimi bile göremez oldum mealinde cümleler sarf ettiği sahne aklıma geldi şimdi. Yorumunuz için teşekkürler.

Sevgili Cüneyt,Jean Genet'i hatırlattığın iyi oldu bu meyanda. Aynı zamanda önerdiğin üç ayrı konu başlığı da gayet yerinde olmuş. Teşekkürler.