Direniş


İçinde bulunduğumuz çağ, aynı zamanda iki kutuplu bir direniş dönemini kapsar. Birinci kutupta insanlığa karşı direnmek, ikinci kutupta ise insansızlaştırmaya ya da başka bir deyişle mekanizme, kolektivizme karşı direnmek söz konusudur.

İnsansızlaştırma eylemini başarıyla neticelendirmek üzere olan bir toplumsal düzende insansızlaştırmaya karşı direnmek, o toplumun gözünde en hafif anlamda saçmadır. Zira insansızlaştırılan toplum, insanın var oluşunun insanlık için yeterli olduğu kanaatindedir. Bu kanaat ile eğitilmiş ve yönlendirilmiştir. İnsan hala işinin başında, evinde, ibadetinde, toplumun içerisindedir. Bu yüzden insanlığa karşı direnmek söylemi oldukça hayalî yansır kulaklara. İnsansızlaştırmaya karşı direnmek de saçma olur bu yüzden. Hal bu ki, biraz daha yakından bakma imkânı bulduğumuzda, insan olmanın sadece insan olarak doğmakla, kişisel ihtiyaçları karşılamakla tamam olmayacağını anlarız.

İnsan olmak, her şeyden daha fazla ötekine karşı sorumlu olmaktır. Ancak modern toplumun en fazla bombardımanına hedef olmuş olan da, öteki ne karşı olan sorumluluktur. Bu sorumluluk artık amire karşıdır, kişiliğe değil kimliğe karşı bir sorumluluktur. İnsandan çok mekaniğe ve makineye karşı bir sorumluluktur. İnsana karşı gösterilmesi gereken sorumluluk ise günden güne parçalanmakta ve yok olmaya yaklaşmaktadır.

Sorumsuzluğun Nietzsche’nin ifade ettiği “hiçbir şey var değildir” , “gerçek dünya kavramından sonra görünen dünya kavramında da kurtulmuş oluyoruz”, biçimindeki fikrilerle bu denli örtüşmesi tesadüf müdür? Direneceğimiz şey insanlığımız oldukça, insanlığa ait değerlerimiz çeşitli acı gerçeklerin altında yok olacaktır.

Doğru olarak bildiklerimiz gerçeğin karşısında cılızlaşıyor ve eriyip gidiyor. Bu cümleden olarak mesela 1850’lerde ABD’de köle satın almak yasaldı. İnsanlık köleliğe karşı büyük bir savaş verdi ve bu savaşı kazandı. Bu vargı gerçekten oldukça acelecidir. Bugün modern toplumda böyle bir ilkellikten kurtulduğumuz için kimilerince sevinç duymamız gerektiği söylenecektir. Ama bu vargıyı 21. yüzyılın eşiğinden gördüklerimizle mukayese edersek işler değişecektir.

Karşılaşacağımız gerçek şu ki; İlkellik son bulmamış, artmıştır. 1850’lerde bir köle satın almanın bedeli 50 bin dolara eşitti. Bu rakam 21. yüzyılda 100 doların altına inmiş durumda. 27 milyon insan köle olarak alınıp satılıyor. Büyük boyutlara varmış kadın ve çocuk ticaretinden, milyarlarca dolara ulaşan organ ticaretinden bahsetmeye bile gerek yok. Dünyada her 6 çocuktan biri çalışmak zorunda kalıyor. 200 milyona yakın 8 yaş altı çocuk, en ağır sömürü koşullarında yaşıyor. 8 milyon çocuk, fuhuş sektöründe ve uyuşturucu ticaretinde kullanılıyor. Her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. 300 milyonu çocuk olmak üzere 800 milyon insan ise açlık çekiyor. Bu rakamlar her gün artıyor.

Tahribatın başka bir biçimi de çevreyle ilgili. Bu bağlamda, 1952’de Londra’da hava kirliliği sonucu bir hafta içinde 4.000 kişinin ölümü, çevre sorunlarını dünyaya tanıtan ilk örneklerden birisini oluşturmaktadır. Kıyımlar sadece insanlara yönelik değil, tüm canlılar yöneliktir. Dünyanın bugünkü görünümü hakkında daha birçok rakamdan veriden bahsedilebilir. İşte insanlığa karşı direnişin dünyası bu.

Modern hayatın derin insanlara, düşünen insanlara duyduğu alerjinin çok büyük olduğu ortada. Modern hayat derinleşmek isteyen herkese iki çıkış yolu sunar; intihar et ya da adapte ol!

Düşünen, yorumlayan ve derinliğe sahip insanlar üzerindeki intihar baskısı hiçbir devirde bu kadar şiddetli olmamıştı. Hem bu intihar baskısını üzerinde hissedenlerin bu baskı karşısında bir anlık boyun eğmeleri, onların yeterince "derin" kişiler olmadıkları anlamına da gelmiyor artık. Çünkü bir kişi belli bir derinliğe ulaştıktan sonra, yukarı çıkarıcı, yeni ilkelerle dünyaya dönücü bir hareketi, kendisine rehberlik edebilecek bir akide ve bu akideyi kendinde cisimleştirmiş şahsiyetler yardımıyla meydana getirebilir.

Modern dünya rehberlere karşıdır ve rehberlerden uzaklaştırdığı gençliği başıboşluğa sürükler. Bundandır ki modern yaşamda bocalayan gencin derinliği onun kendi mezar çukuruna dönüşmekte gecikmez. Bahsettiğimiz gibi, bu durumun bu hale gelmesi kişinin yeterince derin olmaması yüzünden değil, rehbersiz kalmasındandır.

Derinlik tek başına anlamsızdır ve yalnızca derine inebilmiş ve oradan kazandıklarıyla farklı biri olarak görünür âleme dönebilmiş kişi için anlam kazanmıştır. Derinlerden çıkabilmiş birinin misyonu, derine inmekte olan insanların yolculuklarına yoldaş olmaktır. Fakat şu yıkıntılar çağında ne de az deniz feneri var!

Modern hayat sığ olanların hükümdarlığıdır ve sığlıklar düzenidir. Basittir ve bu basitlik ona hemen uygulanabilir bir düzen armağan etmiştir. Teorisi çok çabuk pratike edilebilen bu düzenin sırrı nefsi temel almasıdır.

Modacılar, sanatçılar, şarkıcılar, türkücüler, sinemacılar, insan fıtratını en kötü yola sevk etmek için yarışıyorlar sanki! İşte modern hayatın neredeyse bütün unsurları aynı aldırmazlık ve başıboşlukta ittifak etmiyor mu? Hiçbir şeyin kıymet-i harbiyesi yokmuş intibaını veren modern hayat, avucunun içine aldığı insanları hissizlik kazanlarında cayır cayır yakıp, acımasızlık ateşinde pişirmiyor mu? Bütün bu mazlum insanları kendi hevesi ve menfaati için çalışan kodamanların keyfine altın tabakta sunar gibi sunmuyor mu ve sonra da işi bittiğinde bir tekmeyle başından def etmiyor mu? Modern hayatın bankerleri, sosyetesi, kodamanları, modacıları, televizyon yapımcıları, sinemacıları, şarkıcıları, türkücüleri, dansçıları, bilim adamları, politikacıları insanları elleriyle rezillik çukurlarına yuvarlıyor, o çukurlardan çıkmak için çırpınanlarla alay ediyor, insanların düşmüşlüğünden adeta zevk duyuyor, daha fazla insanı bu çukurlara yuvarlamak için adeta yarışıyorlar.

Neden başımıza bunlar geliyor? Hayatımızın omurgasını oluşturan hak bilirlik, vefa, sorumluluk gibi kavramlar hayatımızdan çıkarılalı beri, gammazlık, riya, hile ve sorumsuzluk bütün hayatı zehir etmeye başladı. Omurgasız bir insanlık ideali, amaçsız bir hürriyet telakkisi insanlık vasfımızı korumaya yeterlidir diyenler, insanın insana kul köle olduğu hıyanet ve yaltaklanmanın kol kola verdiği, ruhun bütün imkânlarının nefis tarafından rahatlıkla gasp edildiği bir düzen ve bu düzen içerisinden maddeye maneviyattan kat kat fazla önem veren ve neredeyse maneviyat nedir bilmeyen, daha da ötesi maddi olan şeylere tapınmaya varacak kadar soysuzlaşan omurgasız, ruhsuz bir insan dünyaya getirdiler.

Bu insan istediğinde seviyor, istediğinden nefret ediyor, canı isterse anlık vefa gösteriyor ve canı sıkılır sıkılmaz gammazlığın dizginlerine yapışıyor, isterse güya merhamet gösteriyor ve yine isterse istediğine istediğini yapmakta kendini hür sayıyor. Bazen sorumluluğu eline alırmış gibi hareket ediyor, bazen sorumsuzluğun hesapsızlığı içinde geziniyor. Öyle bir yaratık ki; yörüngesi yok, nereden nereye yol alacağı belirsiz, kendi akıbetinden meçhul, rüzgârın esişine göre hareket ediyor, haydan gelmiş huya gidiyor, yolu yok, yordamı yok, hayatın cevherinden bihaber, her vazifeyi kölelik, her vefayı bağımlılık, her dostluğu aldanmak sanıyor. Her hareketin ardında hıyanet ve her iyiliğin arkasında çıkar arıyor. Öyle bir insan ki, karakter ve kişilikten habersiz, şahsiyetsiz.

Bugün nereye baksak, Avrupa denilen yerden doğmuş zulüm çemberinin imbiğinden geçmemiş bir topluluk, millet ya da devlet gösteremeyiz. Geleneksel olarak addedilen bütün toplumlar bu imbikten süzdürülmüşlerdir. Mesela, bu imbikten geçmenin bir neticesi olarak bugün Hindistan’ın topyekûn İngiltere’den daha eski bir zihniyeti barındırdığını söyleyemeyiz. Aşağı yukarı 200 yıllık İngiliz sömürgeciliğinin ardından, binlerce senelik Hint kültürü, Hint insanının belleğinde anlamsız bir ifade kazanmıştır. İşte o zamandan beri İngiliz kültürü, Hint kültüründen daha eski hale gelmiştir. Aynı şey Batı kaynaklı Marksizm dalgasıyla boğulan Çin kültürü için de geçerlidir. Çin, her ne kadar 19. yüzyıla kadar Batının zihinsel egemenliğinden uzak durabilmiş bir ülke olduysa da, evvela afyonla daha sonra da Batı ideolojisiyle uyuşturulmuştu. 1839 yılında uyuşturucuya müptela olmadık Çinli yok gibiydi. Çinliler her ne kadar bu amansız mikropla mücadele edip ilk olarak 20 bin sandık afyonu imha etse de, Batı, Çin aklını uyuşturmaya engel olan bu adım karşısında derhal Birinci Afyon Savaşına girişti Çin’e karşı. Batı, uyuşturulmaya karşı direnen bir medeniyete savaş ilan ediyordu böylece. Nanking antlaşması Çinlilerin imha ettiği afyonun bedelini ödetti İngilizlere. İşte Hong Kong gibi bir limanı İngilizlere devrettirerek, afyon ticaretinin merkezi haline getiren süreç başladı böylece. İkinci Afyon Savaşında da yenildi Çin. Bu sefer Çin üzerinden işleyen afyon ticareti Tientsin antlaşmasıyla yasallaşmış oluyordu. Ama bu yenilgiler Çini daha büyük bir hata yapmaya yöneltti; Batıyı her yönden üstün görmek. Böylece Batı zihniyeti ithal edildi. Batı zihniyetiyle yoğrulmuş ithal bilim çok geçmeden bütün geleneksel öğeleri bir yana itiverdi. Akupunktur, şifalı bitkiler, çi teorisi alaya alınarak okul ve hastanelerden sürüldüler. Batı zihniyetinin barındırdığı her unsur, akla yatkın tek unsur olarak kabul edildi. Her ne kadar 1950’lerden sonra geleneksel tıp tekrar hastane kapısından içeri girip, üstünlüğünü kanıtladıysa da, bu süreç içerisinde yaşananlar tam bir kültür hengâmesine dönüşmüştü.

İstikrarsızlık artık son haddine varmıştır. Politik, ekonomik, kültürel, kısacası içtimai düzensizlik ve kargaşa her yerde görülmektedir. Bu yüzden de, tüm manevi otoritelerin bu dünyadan bir daha gelmemek üzere silineceği ve bundan böyle hiçbir istikrarlı ve meşru maddi iktidarın ortaya çıkmayacağı tespitleri doğru tespitler olabilirler mi? Bu vargılar bütün güçlerini bir şeyin karşısında kaybederler:

Direnişi ve dirilişi mümkün, hatta zorunlu kılan bir olgu vardır ki, o da maneviyatın gücüdür. Evet, belirsizlikler bizi kuşatmıştır, ancak onların içerisinden doğru kararlarla belirmemizi sağlayacak manevi kuvvet de içimizi kuşatmış ve kararlılığımızı beklemektedir. Batının yozlaştırma işlemine geleneksel toplumların bile maruz kalmasına rağmen, geleneksel öğeleri taşıyan taze bir zihniyet hala ayaktadır. Çünkü maneviyat zaman içerisinde gerçeklerin ve kavramların birikmesinden oluşmuş ve mekânla sınırlı bir gelişme biçimini ihtiva etmez. Maneviyat, her insanın özünde bulunan öncesiz ve sonrasız bir güçtür.

Batının yıkmaya koyulduğu şey, manevi bir zihinden doğmuş yaşam biçimiydi. Ama hiçbir zaman maneviyatın kendisi olamayacaktır. Batı manevi insanı yok etmeye yeltendi. Ancak maneviyatı yok edemez. Çünkü maneviyat, kendisini henüz idrak edememiş olsa da, her insanın öz benliğinde, bir potansiyel olarak tohumlarını barındırır.

O halde, insansızlaştırmaya karşı direniş mümkündür.

Hiç yorum yok: