YAYINIMIZ TEKNİK NEDENLERDEN ÖTÜRÜ SONA ERMİŞTİR!


Wake Up, Freak Out - then Get a Grip (Türkçe) from de scape on Vimeo.

(Film Başlıyor Adlı Makalemin Elden Geçirilmiş 3. Bölümü)

Düşünün ki dudaklarda ilahiymişçesine dile gelen “bilimsel ilerleme” tekerlemelerine rağmen, “yüce bilime” rağmen insanlık doğal afetlerin kurbanı olmaktan kaçınamıyor.

“İnsanlık”
[ki bu insanlık modern dünyada, sadece ego katmanı ile çevrelenmiş ve manevi etkiler ile arasına keskin bir hat çizilmiş ve düşünen hayvan çerçevesine indirgenen bir insanlıktır.] büyük teleskoplarla evreni inceliyor, uzaya ve çevre gezegenlere modül gönderiyor.

Ancak bu “bilimsel” dünyada, bir tusunami dalgası, oluştuktan 20 dakika hatta kimi yerlerde neredeyse bir gün sonra sahilleri vurduğunda, depremin aldığı can sayısından kat be kat can alabiliyor. Üstelik erken uyarı sisteminin bu kadar basit kurulabildiği bir devrede yaşanıyor bütün bu olanlar.

Şu hali ile bilim, bizim yardımımıza asla koşamaz; bilimin kendisi metanın elinde ise, insani ve vicdani hislerin akabinde bilimsel keşifler yapılmıyor ise bunu asla başaramaz. Ve vicdandan uzak bilimin getirisi bellidir; muazzam gelişmiş savaşçı bir teknolojinin yanında, maddenin köleliğine hapsolmuş insansı suretler. Tusunami bir sınavdı. Bu sınav aynı zamanda yapay depremlerin peşinden koşan “bilim adamlarının” sınavıydı. Şundan emin olmalıyız ki yaşadığımız dönem çeşitli etkilerin en yoğun olarak üst üste bindiği bir “düşüş” dönemidir.

Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki İnsanın tetiklediği bir hadise artık sadece insanın elinde olmaz, kaderine mal olur. Kader ise insanın üstünde ve ötesindedir ve insanın kontrolünü aşacak mahiyette evrensel bir iradedir. Modern düşüş dönemine girdiğimizden beri bizi kör eden bir takım felsefi kararlar, bizim manevi yönümüzle aramızı bir kabuk gibi kuşatmıştır. [ki bu kararların genel tabiatı pragmatist eğilimlerin felsefi bir duyuş çerçevesine girecek kadar etkinleştirilmesidir.]

Asya depreminden sonra dünyada meydana gelen su çekilmeleri tamamı ile depreme mal edilemeyeceği gibi, tamamı ile “küresel ısınma” olgusunun bir alt sonucu olarak gösterilemez. Nitekim dünya, küresel ısınmadan bağımsız olarak birçok ani iklim değişikliklerine gebe olmuştur.

Elbette ki modern uygarlık bir tetikleme aracı olmakta ve bazı psişik alt etkilerin fiziki etkilerle birlikte zuhuruna yol açmaktadır.

Burada bir tetiklenmenin akabinde tamamı ile tetikleyen şeyin alanından çıkarak başka birçok alana nüfuz eden etkiler silsilesinin ilk dalgasına girmiş bulunuyoruz. Bu öyle güçlü bir etkidir ki fiziki olarak depremin ardından tusunaminin, tusunaminin ardından büyük su çekilmelerinin, akabinde Dubai’nin Ras-El-Khayma dağlarına kar yağışının ortaya çıkmasını, Barren volkanının aktivasyonunu, Andaman Adaları’ndaki ikinci yanardağ olan Narcondum’un da faaliyete geçmesini sağladı.

Bütün bu yıkım, psikolojik olarak ise “kimilerinin” en egoist yönlerini açığa serdi: AP ajansı, “ABD donanmasının Vietnam Savaşı’ndan bu yana bölgede en büyük askeri operasyonu başlattığı” yorumunu yaptı.

Öyle anlaşılıyor ki, böyle bir felaketin kendi çıkarları için en iyi bir zamanda yardımlarına koştuğunu düşünenler, dünya kontrolünü daha da sağlama almak için büyük bir girişim başlattılar. USS Bonhomme Richard uçak gemisi, yanında yaklaşık bir düzine kadar eşlikçi savaş gemisiyle birlikte, Sri Lanka’ya vardı. Bütün bu operasyonda, yine “şimdilik” kaydıyla, yaklaşık 15.000 ABD askerinin yer aldığı bildiriliyordu. Muhtemelen genel yıkımın ne kadar etkili olduğu askeri bir koordinasyonla inceleniyordur. Neticede, “Bunları, (Afganlıları) mağaralardan çıkarabilmek için, gerekirse deprem bombası kullanabiliriz” diyen bir Amerikan Başkanı ve onun emrinde olduğu “elit”, bu yıkım karşısında kendilerini sevinmekten alamamışlardır.

Bütün bunlar, ABD’de elit tarafından planlanıp desteklenen operasyonun ideolojik temelleri için de uygun bir zemin hazırlıyordu: Kendilerince dünyadaki “düzeni” sağlamak adına bizzat Bush’un Evangelizmine uygun olarak “plan”a sadık kalınmaktadır. Ancak bu savaşı başlatanlar şundan kesinlikle habersizdirler; başlatmak ve denetlemek ayrı şeylerdir.

Neticede tarihsel bir yaklaşımdan baktığımızda, dünyada zorba hükümdarlığının ya da hükümdarlıklarının kurulduğu yıllar ile, olağanüstü yer ve gök hareketleri ve iklim değişikliklerinin yaşandığı devirler ilginç bir biçimde çoğunlukla üst üste gelmiştir.
Bu da göstermektedir ki, tetikleme ile tetiklenen şey arasında belli bir noktadan sonra ister istemez bir “irtibatsızlık” doğuyor. Öyle ki, bir etkiyi tetikleyenler, çoğu zaman o etkinin kurbanlarına dönüşüyor.

Bu bağlamda Doğu Akdeniz’de, İsa’dan evvel 1640’lı yıllarda başlayan deprem dalgası, bütün dünyayı sarsmıştır ve birçok volkanın aktivasyonuna yol açmıştır. Bunun sonucunda bu büyük felaketler zinciri, yalnızca can kaybı ve ekonomik çöküntüye yol açmakla kalmamış, siyasi, psikolojik idari devrimleri yaratmıştı; Merkezi krallıklar çöktü, ordular dağılmaya, eski yöneticiler bir bir hakir görülen halk tabakası tarafından devrilmeye başladılar. Bilinen köklü medeniyetlerde “kaos” egemen olmuştu. Sonuçta bu kaos “tarihi dönemeçler” silsilesini tetikledi. Yoksullar, hakir görülenler, ezilenler krallıklara el koydular.

Jeolojik değişikliklerin ve bunların yol açtığı fiziki değişikliklerin neticelerinden çok, bu etkilere eşlik eden bir anlayış ve kavrayış fakirliğine değinmekte fayda vardır. İnsanlık için asıl önemli olan bu fakirleşmedir. Öyle ki bütün jeolojik kıpırdanmalara ve enformasyon bombardımanına ve “bilgi çağı” olarak adlandırılan bu çağın bilgi edinme yollarında meydana getirdiği büyük kolaylığa rağmen olağanüstü bir “vurdumduymazlık” vuku bulmuştur.

Böylece bütün jeolojik ve psikolojik kıpırdanmalara rağmen, bu kıpırdanmaların etkileri karşısında körelen bu yeni “düşmüş insan” prototipinin ani bir şekilde bir felakete kurban gitmemesi için hiçbir neden ortada kalmaz.

Gerçekten ciddi sayılabilecek jeolojik kıpırdanmalar, insanlığın büyük bir bölümüne zarar verecek seviyeye ulaşmadığı ölçüde dikkate almaya bile değmez olarak görülmektedir. Büyük felaketlerden sonra, felaket bölgelerinden yeterince uzakta olduklarını düşünen bölgelerin TV yayınlarına bakıldığında aynı anlamsız “eğlendirme” çılgınlığının devam ettiğine dair hiç şüphemiz kalmaz, kaldı ki bizim kendi yaşantımız bu olguyu yani “vurdumduymazlığı” tarif etmekte yeterlidir.

O halde insanlık bu nihai noktanın, bu “düşüş”ün ulaşacağı en son durağın en büyük işaretlerini çoktan almıştır. Fakat bu işaretlere kayıtsız kalınmıştır. Bu yüzden gelecek olan “büyük değişim” anının oldukça ani ve “birdenbire” ortaya çıkmış zannedileceğine hiç şüphe yok.
Çünkü bu büyük değişimin “işaretleri”, modern insanlık tarafından kesinlikle okunamamıştır. Her geçen zaman bu okumadan ne kadar uzaklaşıldığının teyidi gibidir. Büyük su çekilmelerinin bile güneş ve ayın olağan çekim etkisi ve konumuna bağlanması ve böyle bir bilimselliğin insanları “rahatlatması” sadece bir körlüğü değil, aynı zamanda kör olmak için duyulan muazzam istek ve tutkuyu da ifade eder.

Söylememiz gerekli ki, insanlığın kesin uçurum dönüşü, sanki onun uçurumdan itildiği intibaını sunan korku ve dehşetle dolu bir dönemde gerçekleşecektir. Geri dönüşü olmayan kirlilik ve beyhude alışkanlıklar, aletler meydana getirdik. Bunların yıkıcılığından kurtulmamız ancak pişmanlıkla mümkün olacak. Ama insanoğlu pişmanlıkta pek cimri ve yalnızca felaketi gördüğünde, felaketin onun üzerinde çullandığını ancak kendi gözü ile fark ettiğinde sadece bir firavun pişmanlığı sergileyecek kadar sert bir mizacın esiri oldu.

Bu mizacı ise, o üretim çılgınlığından elde edip tükettiği ıvır zıvırın illüzyonu takıştırıp giydirdi ona. Gayretlerimiz, insanlığı duyarlı mizacına yaklaştırma çabasını içeriyor. Bu çaba sakın küçümsenmesin zira çaba, ‘yenidünya’nın düzeninde hangi konumda olacağımızı belirleyecek kadar güçlü olacak.

Hiç yorum yok: