UYGARLIĞIN YAPISÖKÜMÜ

BAŞLANGIÇ

Bu medeniyetin her şeyi saydamlaştırma, anlaşılır kılma, tekdüzeleştirme adına tek boyuta indirgeme, bayağılaştırma isteğinde, acaba -engel olmak istediği-derin düşünmeyle kavranabilecek çok boyutlu bir “modern sırrın” keşfedilmemesi için sergilenen bir çaba yatıyor olmasın?

1

Modern çağ, her şeyden evvel insan yaşamını gezegen üzerinde sorumluluk almaya itmiş ve onurlandırmış temel ilkelerin alt üst edilip nihayetinde de yerinden edilen bu temel ilkelerin- ki bu ilkeler modern çağa gelinceye kadar zaman zaman kullanım dışı kalmış olsalar da korunabilmişlerdi-taklitleriyle doldurulmuş bir “taklit çağı”dır.

[2] Diğer anlamıyla o, “sahte”dir. Fakat modern çağ, sürgün ettiği ilkelerin yerine kendi bulanık kafasının içinden doğan korkunç hayaletlerini yerleştirerek var olan boşluğu bir takım çağdaş gözbağcılık numaralarıyla kamufle etmeye çalışması bakımından da, hak ve adalet prensiplerini temsil etme yalanında sergilediği performans bakımından da biriciktir.[3] Yani, sebep olduğu boşluğu, bir zamanlar o boşluğu dolduran ilkelerin taklitleriyle, doluymuş gibi göstererek kendisini var olmuş bütün ulvi değerlerin muhafızıymış gibi sergileme becerisine sahiptir. Fakat o, bununla da yetinmez: Bir medeniyeti medeniyet yapan temel değerlerin en önemlilerinden yoksun kalması bir yana, bu temel değerlerin alaşağı edilmesinin en gelişmiş araçlarına sahip olması bakımından “medeniyet düşmanıdır” da. Ancak o, çoğunluğu temsil ettiğini dillendirerek, şimdiye değin var olmuş medeniyetler arasında en hakkaniyetli olanının kendisi olduğunu hatırlatıp, pençesine aldığı dünyanın biricik düşmanı olduğunu inkâr eder.Argümanı açıktır; Modern medeniyet demokrattır. Mademki bu medeniyete halk şekil vermektedir, o halde mevcut yapıyı değiştirme iradesi de ondadır. Demek ki bu irade, ne şekilde kullanılırsa kullanılsın- isterse vurdumduymazlığın kollarında kendini kaybedip, dünyayı küresel bir felakete yollarken, bu durumu keyif aldığı bir Televizyon programına kapılan seyirci gibi çekirdek çıtlatarak izlesin- meşrudur. Böylesine ince işlenmiş ve eleştirilerden sıyrılmak için kurnazca tasarlanmış şu modern çağ’ın demokratik açılımı, insanların var olan bütün düzenin sorumluluğunu zaten üstlendiklerini ve her şeyin olduğu gibi devam etmesinin haklılığını karşımıza diker.

2

Ama demokrasinin kılıcı ardına gizlenen eller, halk denilen topluluğun modern çağın tekno-endüstriyel devrimi ile birlikte, modern süreç içerisinde nasıl mekanikleştirilerek, sermayecilerin ürettikleri teknik araçlara eklemlenmekten daha fazlası olmamaya indirgendiklerini bize hiçbir zaman anlatmak istemezler. Bu onlar için her zaman anlatılması sıkıcı ve uzun bir hikâye olmuştur. Fakat bizim için hiç de öyle değil:

Burada üzerinde durmamız gereken temel husus, modern medeniyetin ilk endüstri atılımlarının, onun zuhurundan yüzlerce hatta binlerce sene evvel gerçekleştiğidir. Yunanlı Heron M.Ö II. Yüzyılda kaleme aldığı Pneumatika adlı eserinde buhar makinesinin tasvirini yapmıştı. Fakat hangi güç Eski Yunanı eşiğine geldiği ve bir benzeri ancak modern çağ tarafından yakalanacak bu endüstri atılımından alı koymuştu? Tapınak kapılarını kendiliğinden açtırtan Heron ve ağaçtan yapılan güvercinleri otomatların keşfi yoluyla uçurtan Arkhytas gibileri Platon’un sert muhalefetiyle karşılaştılar. Geometriyi bedensel ve duyusal nesnelere indirgemekle, bir köleye yakışır işleri bütün insanlığa indirgemekle, onu saygınlığı alçaltıcı bir biçimde kullanmakla suçlandılar.

O zamanın insanı kölelerin varlığını angarya işlerinin ve temel gereksinimlerinin karşılanması için yeterli görmüş ve makinelere elveda demişti.

Modernistler tam da bu noktada makine devrimini köleliğe başkaldırı hareketi olarak önümüze sürecektir. Nitekim ABD İç Savaşı’nı -aslında bu savaş köleliği revize etme savaşı olmasına rağmen- bir köleci ve köle karşıtı kampın savaşı olarak lanse etmişlerdi.Oysa yapılan şey köleliğin tanım ve kapsamının yeniden şekillendirilmesiydi. Geleneksel toprak köleliği sona eriyor, sanayi köleliği başlıyordu.

Bugün bu endüstri atılımının sonuçları itibariyle, modernlerimizden çok, Greklerimizi haklı çıkardığı inkâr edilebilir mi? “Kullanılışı kuşkulu[4] ya da ancak eğlencelik olan birtakım makineleri zorluk içerisinde yapmak için bunca para dökmek neye yarar? “ diye sorabilmiş bir medeniyet, ilerleme uğruna ilerleme prensibini benimsemiş şu çağın gözünde elbette ki “geri kafalı” dır.

Oysa medeniyetin nimetleri olarak önümüze serilen şeylerden neredeyse hiçbirini geri çevirmemiş olmamızdan da anlaşılıyor ki bizler “ bu gerçekten gerekli miydi?” ve “ hayatımızda neyi değiştirecek?” sorularını sorabilecek ve bu soruların üzerinde kapsamlı bir biçimde düşünebilecek bir iradeden yoksun olmamız bakımından “kafasızlığın” en belirgin emarelerini taşıyoruz. İnsanı bu derece ferasetten alıkoyan bir yapının, nasıl olur da insanı temsil ettiği yahut insan iradesi tarafından inşa edildiği söylenebilir? Bu yapı şu haliyle ancak- her şeyi taklit ettiği gibi insanı da taklit ederek- insanımsı bir irade tarafından yönlendiriliyor olmalıdır.

3

İnsanı, kendi var oluşuyla birlikte -dünyayı da sıkıntı içerisine sokacak- teknolojik araç gereçlerle, sınır tanımadan donatmanın bir amacı olsa gerek. Doğrusu şu ki, açıkça yıkımın öncülüğünü yapan bu teknik araç gereçlerin var ettiği bağımlılık biçiminin maddi olmanın ötesinde ideolojik olduğunu düşünmemizi gerektirecek birçok bulguya rastlıyoruz.

Eklemlendiğimiz teknik araç ve gereçlerin üretimini ellerinde bulunduranların nesnesi olmamız bakımından, tüketim çılgınlığımızın aslında bir beyin kontrol projesinin parçası olduğunu söylememiz hiç de aşırılık olmayacaktır. Böyle bir kontrolün-TV yayınlarına reklam vermek için milyonlarca doları döküp duran sermaye baronlarına rağmen- ancak beyne doğrudan etki eden bir cihaz vasıtasıyla mümkün olduğunu, şimdiye değin bu tür bir cihazın üretilmemiş olduğunu bize telkin eden modern materyalist bilim baronlarının, gözlerimizin önünde gerçekleşen bir yıkım karşısındaki tepkisizliğimizi insanın doğal bir durumu olarak yansıtma çabalarının altında da masum bir bilimsellik ya da iyi niyet aramıyoruz. Öte yandan, reklamlara boğulan insanların, kendi iradelerini kullanmaktan yoksun kalmadığı, sadece bir ürün hakkında fikir sahibi olarak yine kendi iradeleriyle etkilendiklerini savunan bir başka grubun görüşlerinin, 20. yüzyılın başından itibaren çığır açan, “insanı psikolojik telkinlerle yönlendirme”[5] çalışmalarının sanki zerresinin farkında değilmiş gibi davranmasını daha da yapmacık, daha da tehlikeli buluyoruz. Bütün bu yaklaşımlara komplo teorisi olarak bakma zevkini yaşayan grubun kendisinin ise en büyük komplonun kurbanı olduğunu da hatırlatmak isteriz. “Kontrol” gerçeğini gerçekdışı algılatma çabasına girişmekte olsa olsa, gerçekten de modern bir telkin biçimini gizlemek için sarf edilen yoğun bir çaba vardır.

Oysa beyin kontrolü demek, -modern öncülerin her zaman saplantılı bir biçimde tanımlamak istedikleri gibi-onu motamot bir biçimde yönetmek demek değildir. Zaten böyle bir kontrol biçimi-tüm bir insanlığı doğrudan hipnozda yaşatmanın imkânsızlığından da kaynaklanarak- daha başlangıç aşamasında kendini hemen ele vereceğinden ötürü, bu kontrolü elinde bulunduran ideolojik kampın yaygın olarak kullanmak isteyeceği bir vasıta olmaz. Yaygın beyin kontrolü, onu motamot yönetmek değil, en geri seviyede, mümkün mertebe az akıl yürütebilecek mahiyette tutmaktır. Kuşkusuz bunu tek başına reklam endüstrisinin gerçekleştiriyor olduğunu söyleyecek değiliz. Bu kontrol gayet kapsamlı ve organizedir. Çünkü bu kontrol, nefsi istekleri ön plana çıkaracak her tür tekniğin, uygarlığın ideolojisinin bir parçası olarak üretilmesiyle işlenir. Yemekten sanata, sanattan siyasete, siyasetten eğitime bütün işleyiş biçimi, en kesif bayağılaştırma işleminin parçasıdır.[6] Bu bakımdan bu işlem insanın iradesini zorla gasp etmez, kurnaz bir hırsız gibi kaşla göz arasında çalar.

Ama vurgulamalıyız ki uygarlığın bu derece kapsamlı kontrol mekanizmasına rağmen, tam kontrol sağlayabilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Mevcut sistem, toplumların büyük bir çoğunluğunu bayağılaştırmakta usta olsa da, herkesi bu işleyişin içerisine sokmakta zorlanır gibidir. Asıl tehlike de bu noktadan itibaren ortaya çıkar:

Bayağılaşmadan en az derecede etkilenenler, ya da ileri derecede bir bayağılaşmaya rağmen modern uygarlığın mimarlarını hayrete düşürecek şekilde baş kaldıranlar, -çok zayıf bir ihtimal olsa bile- iletişim araçlarını, sistemin can damarlarına kast edecek bir biçimde kullanabilme ihtimallerinden ötürü, en tehlikeli sistem düşmanları olarak damgalanmaktadırlar. Modern sistem onlardan gizliden gizliye korkmaktadır.

Yazarımız Sayın Arzu Hanımın Yanılsama adlı yazısında önerdiği isyan biçimi, sırf bir öneri olarak kalsa bile, içerdiği potansiyel bakımından, sanırım modern uygarlığın mimarlarının korkularını haklı çıkartabilir:

“Keşke karşımızda gerçeğin ne olduğunu tartıştıracak bu kadar büyük ekranlar olmasaydı. Kendi özlemlerini, isteklerini hayata geçirebilecek daha özgün yaşayan insanlar olarak var olsaydık. Ama artık tüm bu kaygılar yersiz. Yaşam koşulları bizi farklı mekânlardan alıp bir başka dünyaya atmış bulunuyor. Rüyaların ve düşlerin önemini reddetmeksizin, deşarj edilmesi yerine gerçekleştirilmesini sağlayacak kanallarımız olmalı artık bu yenidünyada…

Bugün pek çok şey okuyan ve bu dünyaya inanmayıp, tek başına yalnızları oynayan bireyler topluluğu olmuşken aslında yalnız olmadığımızı hissetmek ve kendimizi kapatmak yerine rüyaları ortaklaştırmaktan daha büyük bir ihtiyaç olmadı bana göre. Gerçek- sanal ayrımı bize yine birileri tarafından dayatılırken, biz bu ayrımın yolunu bulduk diyebilmek. Birbirimize inanmayı ve güvenmeyi öğrendik demek belki. Artık size rağmen hiç birimiz birbirimize yabancı değiliz demek. Aynı dizi karakterlerinin artık ailen olması gibi sahiplendik biz de gerçekliklerimizle ve hayallerimizle birbirimizi. Bir diğerinin ötekisi olmadan yaşıyoruz ve anlıyoruz artık evrenin bize ne anlattığını. Ve sizin bizi hapsettiğiniz bu sanal evreni de delip geçiyoruz.”

[1] Derrida’nın tanımladığı üzere yapısöküm: metnin kendi tuzaklarını metnin kendisine karşı kullanarak metnin bütün düzenini yerle bir edecek bir güç oluşturmaktan geçmektedir. Biz burada -farklılık babında- metin olarak uygarlığı seçmiş oluyoruz.( Ama yine de sonuna kadar Derrida’nın yöntemini takib ederek ağırbaşlı, titiz tartışmaları çöpe atarak, felsefeyi tamamıyla hiçbir amaca hizmet etmeyen bir ergen oyununa da dönüştürecek değiliz). Bu makale, geniş çaplı bir çalışma olan Uygarlığın Yapısökümü’nün küçük bir bölümüdür.

[2] Bu taklitler-yaşamın hangi alanında ve boyutunda olursa olsun- sadece kabuk bakımından olup, içerik bakımından bir çürümüşlük barındırırlar.

[3] Keyfiyete kolayca geçit verebilmesi bakımından postmodernizm’in zuhuru bu duruma eşsiz bir örnektir.

[4] Oysa modern uygarlığın ürettikleri ürünlerin çoğu “kullanışı kuşkulu” olmak bir yana, “açıkça zararlı” ürünlerdir. Buna rağmen bu zararlı ürünlerin üretimleri artarak devam eder.

[5] Hipnoz, “Mançurya Kobaylığı” gibi tekniklerle doğrudan, Medya ve devlet propagandası vasıtasıyla dolaylı olarak.

[6] Eğitim yaygınlaştırılır ama mümkün olan en bayağı biçimiyle. Uygarlık, eğitimi yaygınlaştırdığı iddiasıyla “cehaletin baş düşmanı” olma rolünü oynar. Fakat eğitim yuvaları, artık tamamıyla mevcut sömürü ideolojisinin iktidarını pekiştirecek kafalar üretme çabası içerisindedirler. Sormak gerekli; eğitimin bu kadar yaygınlaştırıldığı bir dönemde nasıl oluyor da, hırsızlık ve cinayet oranları daha önceki hiçbir medeniyetle kıyaslanamayacak bir seviyeye çıkabiliyor? Ve nasıl oluyor da, uygarlığın kültür başkentleri sayılabilecek New York, Londra, Paris gibi merkezler bu oranların en yüksek olduğu şehirler oluyor? Modernler bu soruya, her zaman sığındıkları nüfus artışı ve yoğunluğu problemini öne sürerek cevap vereceklerdir. Ya da -günümüzde moda olduğu üzere- yarattıkları teröristleri, kendi uygarlık alanlarının dışından gelenler-bir nevi barbarlar- olarak göstererek, kendi kirli ellerini gizleyeceklerdir. Fakat iletişim araçlarının hiç olmadığı kadar geliştiği bir dönemde insanlar başka amaçlarla kolayca maniple edilebilirlerken neden eğitim konusunda bu araçlar nedense yetersiz kalır? Soruları çoğaltmak mümkündür. Cevap ise şudur: Bu uygarlık tamamıyla kültürel, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve ahlaki çatışmalarla beslenir ve cehalet onun en büyük silahıdır. O, okuturken cehaleti yok ediyor izlenimini vererek evrensel cehaletin kapılarını ardına kadar açmanın derdindedir. Böylece onun kurgulayıcıları, iktidarlarını sağlamlaştırıp sürdürebileceklerdir. Ama gözden kaçırılmaması gereken bir tehlike daha vardır; o da, uygarlığın bu çatışmaları tamamıyla sona erdirebilecek bir çare olarak-kendi bilim adamlarının aracılığı ile- insanı psikolojik ve genetik olarak “başkalaştırmayı” önermesidir. Bu takdirde insan barışçıl bir tabiata bürünebilir denmektedir. Ama sormadan edemiyoruz: Fakat neye hizmet etmek için?

2 yorum:

Boş Arsa dedi ki...

Hımmm! Yakışıklı bir arkadaş!..

Artiz gibi maşallah!

Kali Rind dedi ki...

Teşekkürler ama yazı ile ilgili yorum sırf benim artiz gibi olmam üzerinden yürüdüğü için içeriğini yitirmiş gibi geldi bana :)