Kırmızı Başlıklı Kız Nasıl Yenildi?



Adalet, özgürlük, eşitlik (ama eşitliğin olduğu yerde yoktur ki adalet!).

Rus ihtilali hepsini sağlayabilirdi bunların. Ama seni bir yazar olarak da, bir insan olarak da öldüren hiçbir zaman Sovyet sosyalist, hele de CUMHURİYETLER BİRLİĞİ olamamış Rusya, hani o kırmızı başlıklı kız’ın yenildiği Rusya olmadı mı?

Öyle bir hırsızdı ki o, Dünya üzerindeki bütün vicdanları, topraklarında bir vicdan devleti kurmaya çağırmış, ne ünlü şairler, ressamlar, filozoflar, edebiyatçılar ayartıp kendisine mıknatıs gibi çekmişti. Ütopya ilk defa gerçek olacaktı! Thomas More’dan Tomasso Campanella’ya selam göndertecektik, hani?

“Dünyada adalet isteme uğruna kahroldum, ne budalaymışım meğer” dedirtmek içinmiş hepsi.

(Romanya’da doğan edebiyatçı Panait Istrati’nin kısa ömürlü SSCB rüyasından silkinip kâbusunu fark ettiği an söyledikleri.)

Bir başka aldanmış yazar şunu yazacaktı:

“ ‘Kötü bir yoldasın. Öyle görünüyor ki içinde bir RUH oluşmuş.’ Bir RUH? O antik, garip, çoktan unutulmuş sözcük…’Bu çok tehlikeli midir?’ diye mırıldandım. ‘Tedavi Edilemeyecek halde!’ diyerek makas kapandı.”(Yevgeni Zamyatin’in “Biz” adlı romanından.)

Ruh hırsızlığı karakteristikti…

Devrim hayallerinin, bütün hayalleri toplama kamplarına sürme projesine dönüştüğü anlarda kaleme alınan bu yazılar, durumun vahametini ortaya koyuyordu.

Neredeyse bütün devrimlerin ardından ortaya çıkan hayal kırıklığı, insanı eylemsiz, bencil, çıkarcı, kendine dönük, umutsuz, değersiz, özgüvensiz hale getirip sokağa saldı. Bu halde ancak bir şey mümkündü: Köpekleşmek!

O yüzden Kırmızı başlıklı kızın hikâyesi manidardır. Onu nasıl kaptı kurt? Nasıl yedi onu? Bunu irdeleyelim biraz…

“Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş.”

Bu küçük bir kız, gerçekten… Devrim’e inanan herkes küçük bir kızın masumiyetine sahiptir evvela. Adaletsizlikleri anlayamaz ve dünyayı değiştirmek için hemen bir şey yapmanın heyecanıyla çarpar yürekleri. Bu manada küçük kızlar gibi olan devrimciler, vicdan adamları bir araya gelip bir ANNE bilinci meydana getirmek isterler. Şefkatli, merhametli, kollayıcı, sevgi dolu, bağışlayıcı bir yüreğin bilinci. Bu bilinçle hareket ettiğinin simgesi olarak küçük kız, yani dünyayı değiştirmek isteyen o yürek, üzerini bu anne bilinci ile yani kendisini devrime davet eden bütün güzel özellikler ile kaplayacak pelerini takınır.

KIRMIZI PELERİN aslında meşhur KIZIL DEVLET’ten başkası değildir. Annenin armağanıdır. Seven yüreğin armağanıdır o. Ve tabiî ki o pelerin çok sevilir. Zira bütün özlemlerimiz onda kemikleşmiştir adeta. ANNE’yi yani insancıl değerlerin en güzellerini o pelerine baktığımızda ve onu üzerimize takındığımızda yani DEVLETİ OLUŞTURDUĞUMUZDA yanımızda hissederiz.

“Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.”

Zaaten ANNE bilinci ile donatılmış olan kızlar, sadece kendilerini düşünemezler, bencil değildirler. Annelerinden öğrendikleri merhamettir. İnsanlığın en güzel değerlerini yaymak için harekete geçen Devrimciler de bencil olamaz. Uzaklarda bir yerde, kendi değerlerini takınmayan, ANNE şefkatinden mahrum kalmış, ya da ANNESİ ÖLMÜŞ insanlara yardıma koşarlar. HASTA BÜYÜKANNE, annesini kaybetmiş, ölmek üzere olan bir kişi. Bu manada aklıma şimdi terk edilmeye başlanmış KADİM DEĞERLERİ, Bir zamanlar o değerlerle yaşamış insanlığı getiriyor. Çörek, annenin elinden çıkmadır. Pelerin de öyle, ama pelerin kırmızı başlıklı kıza özgüdür. UZUN YOLCULUĞUNDA onu soğuktan ve yağmurdan koruyacaktır. DEVRİME GİDEN YOL PELERİNİN TEMSİL ETTİĞİ KIZIL DEVLETE MUHTAÇTIR.

“Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış.”

Yani devrimin bütün gereklerini yerine getirmiş, materyallerini kuşanmış.

“Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanıymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş - neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.)

“Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız.”

Tavşan ormanı, kendisini korumaktan aciz insanların ormanıdır. Aynı zamanda doğru istikamettir. Ezilen halklara giden istikamet. Fakat uzun zamandır içinde hiçbir tavşan yok? Ne demek bu? Devam edelim…

“Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt.”

İşin aslı şimdi anlaşıldı… KAPİTALİST KODAMANLAR yani KURT, ormandaki yani ezilen halkların içerisinde barındığı dünyadaki bütün MASUM İNSANLAR yani TAVŞANLARA pençe atmıştır. Bu manada dünyanın çoktan Kurdun pençesi altında inim inim inlediğini, sömürüldüğünü görüyoruz. Fakat Kurt hiç Kurt gibi değildir. Öyle ki gösterdiği ilk yüzü dost mimikleri ile dolu. Zaten kapitalistler, girdikleri memleketlere hep güzel yalanlarıyla gelirler önce. Vaatleri boyalıdır. Ama amaçları bellidir. Kandırıp, vahşi emellerine ulaşmak.

Kurt şimdi aynı ormanda başka tür bir yaratığı görüyor. Öncelikle bu bir insan… Onu ilk gördüğünde şöyle diyor dostça “Nereye böyle küçük kız?”. İfade ne kadar da manidar. KÜÇÜK KIZ! Yani kandırılmaya müsait, alt edilebilir bir yaratık Kurdun gözünde. Ama küçük kızın cevabına bakıyoruz:

“Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonunda ki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıklı Kız.’ ”

Son ifadeden anlıyoruz ki kız kendisini küçük görmemektedir artık. O annesinin kırmızı pelerini ile özdeşleşmiştir. O yüzden Kurda hatırlatır; “küçük kız değil! Kırmızı Başlıklı Kız”

“Özür dilerim,” demiş Kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?”

Ne kadar da yardımsever bir görüntü! Oysa amaç nedir? Büyükanneyi tamamıyla ortadan kaldırmak. İnsanlığın temel değerlerine en ağır darbeyi indirmek. Geri dönüşü imkânsız bir yola sokmak insanlığı!

“Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş.”

Oduncuyu sona saklayalım…

“Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken Kurt kestirmeden Büyükannenin evine varmış, kapıyı çalmış.

Asıl amacını unutan Kırmızı Başlıklı Kız, artık küçük kız’dır. Yolda oyalanışı bunu gösterir.

“Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın.”

Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.”

“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş.

Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış.

“Kim o?” diye seslenmiş Kurt yumuşak bir sesle.

“Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.”

“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.”

Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş.

Kurt, Büyükannenin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış."

Bu metinde ilk başta göze çarpan şey Kurdun mükemmel taklit yeteneğidir. Zaten bu yeteneğe Uygarlığın Yapısökümü adlı çalışmamda şöyle değinmiştim:

“Modern çağ, her şeyden evvel insan yaşamını gezegen üzerinde sorumluluk almaya itmiş ve onurlandırmış temel ilkelerin alt üst edilip nihayetinde de yerinden edilen bu temel ilkelerin- ki bu ilkeler modern çağa gelinceye kadar zaman zaman kullanım dışı kalmış olsalar da korunabilmişlerdi-taklitleriyle doldurulmuş bir ‘taklit çağı’dır. Diğer anlamıyla o, ‘sahte’dir. Fakat modern çağ, sürgün ettiği ilkelerin yerine kendi bulanık kafasının içinden doğan korkunç hayaletlerini yerleştirerek var olan boşluğu bir takım çağdaş gözbağcılık numaralarıyla kamufle etmeye çalışması bakımından da, hak ve adalet prensiplerini temsil etme yalanında sergilediği performans bakımından da biriciktir. Yani, sebep olduğu boşluğu, bir zamanlar o boşluğu dolduran ilkelerin taklitleriyle, doluymuş gibi göstererek kendisini var olmuş bütün ulvi değerlerin muhafızıymış gibi sergileme becerisine sahiptir." Şimdi geliyoruz can alıcı metnimize:

“Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş Kurt.

Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanında ki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen Kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. Ama soru sorarak yaklaşıyormuş.

“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?”

“Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş Kurt.

“Kulakların neden büyük, peki?”

“Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş Kurt.

“Gözlerin neden kocaman, peki?”

“Seni daha iyi görebilmek için,” demiş Kurt.

“Dişlerin neden sivri peki?”

“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş Kurt."

Bahaneler, bahaneler. Kendisinde var olan bütün anormalliklere mantıklı ve akılcı gerekçeler uydurmalar. Kollar uzundur ama kolların uzunluğu evrensel bir barışın müjdesi olarak sunulur. Evet, kollarım, uluslararası şirketler, kuruluşlar, örgütler, hepsi de daha iyi bir dünya için varlar(!). Sevgi dolu bir dünya! Bir ve tek dünya! Kardeşliğin hüküm sürdüğü bir dünya! Güya Kurt bu yüzden sahiptir bu uzun kollara. Ama kulakları ve gözleri neden büyük? Echelon projesi, internet ağı, sokaklarda bizi gözeten kameralar neden varlar? Bunca gözetleme aygıtı, dinleme cihazı neden? Hep bizim güvenliğimiz için(!). Dara düştüğümüzde küresel imparatorluk bizim imdadımıza yetişsin diye! Peki, safça buna da inandık. Fakat sıra dişlerini sorgulamaya geldiğinde işler değişti, öfkelendi!

Önce nükleer silaha ne gerek var? Diye sorduğumuzda, gizleyemeyeceği bir gerçek ayyuka çıktı. Zira kitlesel imha silahları hiçbir suretle insancıl özellikler ile bağdaşmıyordu.

“Dişlerin neden büyük?” Can alıcı soru.

Ama sanırım geç kalınmış bir soru. Önce dişleri sormalıydık oysa. O zaman Kurda bu kadar fazla yaklaşmazdık. Çünkü Kırmızı Başlıklı Kız, bir önceki sorulara karşılık aldığı cevapların tatminiyle kurda fazlasıyla yaklaştı. Yenilip yutulmak kaçınılmazdı artık.

Aslında Kırmızı Başlıklı Kız’ın hikâyesi Kurt tarafından ayartıldığı “Tavşan Ormanında” bitmiş, sadece kırmızı başlığını takmış KÜÇÜK KIZ’ın hikâyesi başlamıştır. Tam da kurdun istediği kıvamda; kandırılan, aldatılan küçük kız…

Bizim hikayemiz şimdilik böyle bitiyor. Henüz bizi kurtarmaya gelmiş bir ormancı gözükmüyor ortalarda. Yani ORMAN KANUNLARINA son verecek kişi ortada yok. Oysa bu hikayenin (lütfen masal demeyelim!)beklediğimiz sonu şu:

“Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kızı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış.

Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanneye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış.

“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kızı, sonra da Büyükanneyi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış.

Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kızın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş (ama bu tavşanların insan olma ve insanca yaşama ümidi varmış artık; içerisine atıldıkları hayvanlıktan kurtulma ümidiymiş bu).”

Şimdi sorumuzu soralım:

Ormancı kim?

1 yorum:

radyo dedi ki...

Hiç de sıkıcı değil...

İsabetli...

Tak tak tak!..

Ama dediğim gibi iktidar utanmaz...