Kendinizden Özür Dileyecek misiniz?




Uzak bir fenerin yol göstermesi gibi göz kırpıyor radyonun eskimiş lambası,fonda çalan bilmediğim bir müzik tıka basa caz. Yalnızlığımla oturmuşuz dertleşiyoruz, dert eşeliyoruz yada “olur olmaz” saatlerin “olmazsa olmaz” vakitlerinde. Sigaranın birini söndürüp diğerine öpüştürüyorum ateşi. Oda dağınık, kişisel mağaramın kıblesi acı ve nostaljiye pusulalı yönünden, sokağı anne şefkatiyle döven rüzgarı duyuyorum arada bir. Eminim ki sen uyuyorsundur beni görmeyi asla göze alamayacağın rüyalarla. Birbirinin elinden tutup acele acele çekiştiren günlerin şehvetli telaşından aşırabildiğim tek şey anılar. “Gerçekten yaşadım mı yoksa muhteşem hayal gücümün gücüme gidecek “keşke” anlarının mazotunu yakacak kavın delişmenliği miydi bu yoksa?
” hatırımda tutmanın, göz altına almanın anlamı nedir ki geçmişi sonuçta?”

Hatırı kalmamıştır artık, ne içilen kahvelerin ne de sazlı sözlü muhabbetlerin, sabahlara kadar bilimsel, felsefi, derin derin konuşmaların ya da suskun kaçamak bakışların…Geçmiştir. Geride kalmıştır; zaman, her zamanki gibi en hızlı koşusuyla kulvarında; hem tek, hem de birincidir. Bize bırakılan yalnızca döküntü izleri toplamak, yüzlerde” olabilirdi, daha iyi çalışılmalı” ifadesinin burukluğudur o kadar.

Eminim ki sen uyuyorsundur, uyumsuzluğuna bayrak diktiğim, isyan ettiğim içine girmeyi ret ettiğim için dışında bırakıldığım yaşamının hitler’ine..(-her iki anlamda da-)

Olsun,buyur buradan yak, çek içine nefesi, güçlü olsun ki zıvanası olduğum ve gökyüzünü çarşaf kıldığım bu esrarengiz gezegeni, çek içine. Vücudumda çok ince çiziklerden yüzyıllarca süzülen kan, benim hala yaşadığıma tek delil. Kan gövdeyi götürür,dağa çıkarır, orada ırzına geçer.” Geçer, bunlarda geçer” diye avuntuyla avucunu, alın yazısını silmek ister gibi alnına koyar,başını kaşır, saçını karıştırıp içinin tersi dışından, suretine, yeni bir olgunluk maskesi uydurur devam edersin en fazla, yaşamaya. Bilmenin ahengi susmayı, sözün fahiş kiriyle lekelersin; iş işten geçmiştir çoktan. Çok tan ağarmıştır o her şeylerin üzerinden, zamanın ihtiyarlığın becerikli çırağı olduğunu kavradığın an. Modernleşilmiştir daha insan bile olamadan. Dünyada yaşamayı beceremeyip ayda,marsta uzayda yaşama düşleri kuran başka bir tür var mıdır canlılar arasında?

Sen , eminim ki uyuyorsundur. Hiç bir şeyi göze alamayacak olmanın vakur bedelidir bu; aşktan, insanlıktan, inançtan –“hayatında hayatından daha değerli “, bir şeylerin olmamasından yana. Annen uyandırır,söylenir, kahvaltıyı hazırlamıştır. Sinirli olduğun için “asıl” uykuna geçtiğinde sigara yakarsın, gözlerinin mahmurluyla bakışlarını yapıştırdığın odanın kapısı ardında asılı postere dalar, gördüğün rüyayı anımsayama çalışırsın. Annen yine çağrısını yapar,söylenmesine devam eder. Her gün binlerce kez dinlediğin ve 10.sundan sonra dinlemeyi kestiğin şeyleri kulağında çınlayarak dans ettirirken sigaranı söndürürsün. Doğrulursun, elinde varlığının rüştünü ispatlamaya çalışan uysal ve evcil köpeğin gibi hazır asker bekleyen cinsel güdünü güdersin koyun gibi ve tuvalete, işemeye gidersin işe gitmeden hemen evvel. İhtiyacın olan sıcak bir çay ve açlığının giderilmesidir. Hayatın, yeni bir gün olarak sana bir adım daha yaklaştırmıştır ölümü oysa. Son uykundan hemen öncesi uyanmalarında dünyaya, biricik gezegene, “ merhaba”, diyen bebekleri, aynı anda ölüvermişleri,hayatının en mutlu anını yada en mutsuz zaman diliminde olanlarını, kısaca, o “an” içinde yaşayan her canlının içinde bulunduğu durum, senden ve alımlayabildiklerinden, bu ihtimalden bile hatta, milyonlarca ışık yılı uzaktadır. Esneyerek atıştırmanı sürdürürsün. Aklında bir önceki günün öfkeleri,kendini suçlamaların,taşımak istemediğin ve istemeyeceğin sorumlulukların ,arzuların ve bütün bunların dışında bıraktıklarının oluşturduğu bir şablon vardır. Ve yine o şablonu giyinirsin özensizce. Bireysindir gene. Ben’sindir.ego’sundur ve acıkmışsındır. Gezegene açılan evinin kapısından adımını attığında dik durmayı ve eleştirel küçümseyici bakışlarınla hazırsındır kendin bile olamadığın rollerin seni biçtiği , pozların seni kestiği bir halet-i ruhiye ile savaşa.

Kiminle,nerede,nasıl? Kendinin bile bilmediği , çünkü bunu kendine bile sormadığın, bir ahvalde adımlarsın sokakları. Akbilini anahtarını cüzdanını alıp almadığını düşünürsün, tüm bunların yerli yerinde olup olmadığındadır aklın, detaylandırdığın düşünce bundan ibarettir, bu kadardır. Yokladığın, baktığın bu saçma detayların yerli yerindeliği rahatlatır seni hemen. İyi. Hiçbir şey unutulmamıştır. Bu rahatlığı abartırsın; kimsenin anlamayacağından emin olduğun bir şekilde gaz çıkartıp, geğirip, bacak, cinsel organ, sex objeleri kesip bakışlarınla ,hızlıca rahatlığını pekiştirirsin. Bunu yaparken “neme lazım”cı ihtiyatla çevreyi kolaçan eden kaçamak bakışlarınla süzerek her detayı ;yine çarçabuk..

Otobüs gelmez ilkin. Tıka basa levhalarında nereden gelip nereye gidecekleri yazılı ve numaralandırılmış metal kutularda, balık istifi gibi üst üste binen insan kalabalığını istifini bozmadan seyredersin. Bir kaşın havada süzdüğün bu çok başlı, çok gözlü, çok kollu- bacaklı; metal ve insan karışımı kalabalığın oluşturduğu yeni şey; bir canavardır sadece. Yüzlerde hep aynı tanıdık ezbere yorgun bitkin ifadeler. Gri lekelerden oluşmuş zavallı bir tablonun alıcı bulamayışında %100 etken, resmi yapanın kendisidir, miadı geçmiş günlerin bayat, hiç tazelenmeyecek olan sergisi yeniden yinelenerek devam etmektedir.

Sen, eminim ki ayakta da olsa uyuyorsundur. Otobüse binersin, ücretini ödersin, boş bir koltuk bulma umuduyla 2-3 durak sonra inebileceğine kanaat getirdiğin birilerini tararsın göz ucunla. Yolculuk dıştan dışa, umutsuz ve yorgundur hayatın gibi. Dilsizlendiğin ve düşünce rüzgarlarının en ufak bir esintisinin bile okşamadığı iç ormanındaki vahşi, içgüdüsünü bileyleyerek bekliyordur içinde. Sosyal olmanın karşılığı olarak toplumsal konsensüsün emir terakki ettiği kaidenin kaygan zemininden kimse kayıp düşmüyordur, zira o kaideye inana kalmamıştır. Çoktan modernleşilmiş, bireysel bakış!, önemi kalmayan toplumsallığın yerine modern güzergahta baş köşeye oturtulmuş, her türlü saygısızlık duyarsızlık ahlaksızlık erdemsizlik yada bencillik diyelim, kısaca baş tacı edilip tapılmaya başlanmıştır. Durağa gelmişsindir, ineceksindir şimdi. Kalabalığı kabalıkla yararak inersin basamakları. İnersin insanlığın yükselen merdiveninden modernite adında farkında olunmadan teker teker inildiği gibi. Sözde soykırımlardan özürler dilersin. Tarihini kanla kazananların üzerinden –toprak diyerek geçme tanı-ları tanımazsın. Bilindik, küçük ritüellerdir onlar. İlk okul zamanlarından kalma nahoş ayrıntılar.Yalnızsındır yine; bu teknolojinin pohpohladı ve her şeyi kolaylaştırırken yaşamın yaşlanılamayacak kadar sığ bir ağırlıkla tökezlendiği , birbirinin türevi benzeri, içi çürümüş, kokuşmuş hayatların bayağılığında .Yalnızsındır, uyandığında olduğu gibi uykuya dalacağın an ‘da da..

Modern insanın post modern yaşantısının devri daim’i budur. Ve ne tuhaftır bundan şikayet edecek kadar bile , rahatsızlığını duyumsayacak kadar bile ,derinliği kalmamıştır. Şimdi kendinizden özür dileyecek misiniz başkalarından Önce?


NOT: Karşısına bir cin çıkacak olsa ve "dile benden ne dilersen dile" diye sorsa , cine" özür dilerim .." diyebilecek kadar saf kişilerin üzerine alınmaması dileğimle.

1 yorum:

Kali Rind dedi ki...

Sevgili Güneş, en sonunda bana eşlik etmeye bir girizgah yaptığın için teşekkürler. Bu çok güzel bir başlangıç yazısı oldu.