Bir Rindin Seyahati


Çöl

Bir an gelir var oluşumuzun bütün damarlarımıza akıttığı hayat suyumuz, hayatımızın zorlu bir dönemecini aşmaya çalışırken ızdırabı barındıran kayalar seddine çarparak akış değiştirir. O zaman var oluş, şimdiye kadar aktığı uçsuz bucaksız ümit ormanını terk eder ve sonsuz bir ümitsizlik denizini andıran kavurucu çölünde seraba dönüşür. Gözümüzde başta kendimiz, her şey kurumaya biçimsizleşmeye, pörsümeye, incelmeye ve adeta erimeye başlar. Geriye kalan ise ona tutunsak da köklü bir varlık bulamayacağımızdan emin olduğumuz çölün kendisidir. Onun karşısında her şey anlamını yitirmiştir. Ne şövalye ruhuyla savunacağımız değerlerimiz, ne de ruhumuzun üzerindeki şövalye apoletimiz kalmıştır geriye. Ve öyle görünmektedir ki, kısa sürede yolumuzu ya da hayat verecek çaremizi bulamazsak kendimiz de çöle dönüşeceğizdir.

Artık, bireysel bir çölleşme anının ötesinde, kolektif bir çölleşmeyle de karşı karşıyayızdır. Küresel ısınma, yalnızca coğrafi etkenlerle açıklanacak bir olgunun ötesinde psikolojik ve metafizik bir metaforun beklenen tabiridir. Gittikçe ısınırız. Kendi çölümüz başkalarının çölü ile birleşince büyüdükçe büyür. Böylece küresel ısınma ortaya çıkar. Kendi sıcağımızdaki kavruluşumuz yetmiyormuş gibi başkalarının çölünden esen kavurucu sıcağın altında da yanmamız kaçınılmaz olur. Hatta çölümüzü aştığımızda ulaştığımız hayat beldesi bile çoğu zaman etrafı haşin çöllerle çevrili bir vahadan öteye geçmez. Küresel ısınma budur.

Her şeyin bir anda değişmesi ve her olgunun gözümüzde birden canlılık kazanıp, sonra aniden sönüp gitmesi, bizi cezb eden şeylerin, neredeyse önceki cezb edicilerin zıtları tarafından celb edilmesi ve bu sefer celb edicilerin cezb edicilere dönüşmesi, insanlığımızın serabı içerisinde can çekişen varlığını doğrular.

Açlık çeken ruhumuzun beynimize oynattığı birbirinden kopuk halüsinasyonlardan başka bir şey olmayan zavallılığımızı doğuran bu çöl, [malum filmin işaret ettiği üzere] gerçeğin çölü müdür?

Kali

Hindu inancının kutsal metinlerini barındıran Vedalar, bundan binlerce yıl önce insanlığın, yıkımın kendi içinde bulunan nefsanî istekleri ön plana çıkarmasının akabinde kavurucu çölüne maruz kaldığını, böylece kendi karanlık çağına adım attığını söyler. Kinin, adaletsizliğin ve tutkunun egemen olmaya başladığı bu karanlık çağ, arzu ve ölüm tanrıçasının, Kali’nin çağdır.

İnsan, uğradığı değer ve kavram erozyonunda en sonunda yolunu kaybetmiş gibidir. Yıkıcı eylemlere yol açan beşeri vasıflarına bağlanan bu insan örneği, irtibat içerisinde olduğu her şeye arzu’nun gözünden bakınca, arzunun arzulanan şeye dokunduğu anda, dokunulan şey onu kendi mutlak tatminine götüremediği için dokunduğu şeyi nesneleştiren doğası ile köksüzleşir. Zira arzu, doğası gereği asla tatmin olmaz.

İnsan Tanrı’nın buyruğundan çıkıp kendi buyruğunu özgürlüğünün mihenk taşı olarak görmeye başladığı bu arzu çağında, kendi tanrılığına da soyunmuş oldu. Özgür olduğunun yegâne göstergesi olarak doğasında bulunan salt arzunun yoluna bıraktı kendisini. Bundan sonra kendi değerlerinin mutlak yaratıcısının kendisi olduğunu bizzat uygulayarak gösterecekti. Nietzsche ‘nin üst insanı işte tam da bunu yapan insan değil miydi? Ecco Homo adlı şiirinde dile gelir bu insan:

Evet, biliyorum nereden geldiğimi

Doymak bilmeyen alev gibi kendimi

Yiyip tüketiyorum korlanarak.

Tuttuğum her şey nur

Bıraktığım kömür olur

Bir alevim muhakkak!

O [üst insan] bu anlamda saf alev olarak görür kendisini. Kendi dışındakilere nuru da, nursuzluğun kömürleştiren değersizliğini de bu insan bağışlamaktadır. Bütün değerlerin tek yaratıcısı kendi arzusudur. Zira tuttuğunu kendi arzusuyla tutarak nurlandırdığı gibi, yine kendi arzusunun etkisinde bırakır ve kömürleştirir.

Örneğin Hitler‘ in kendisi için inşa ettiği felsefesi, Emmanuel Levinas‘ ın
ifade ettiği gibi; yanarak[alev gibi] kendini tüketen ve ilksel bir kuvvetin baskısı altında fışkırarak açığa çıkan ilkel güçlerden ibarettir. [1] Yerkürenin dipsiz derinliklerinden fışkıran bu alev, insanların ruhlarını arındıran Agni, yani semavi ateş değil, önüne çıkan her şeyi yiyip bitiren Kali’nin lavımsı, kavurucu nefesidir. Kendi ilkelerini kendi salt arzusundan alan Hitler‘ in felsefesi, insanı saçından iplik, kemiklerinden sabun yapılabilecek bir ham madde kaynağı olarak görmekte bir beis görmemiştir. Bu meyanda Hitler ‘in kapitalizmle olan göstermelik savaşına rağmen, onunla özdeş olduğu nokta; insana bakışıdır.

Hiçbir doğruya mutlak bir biçimde bağlanılmayan bu arzu çağı, beşer’in kendi yıkıcılığının sorumluluğundan kaçacak bir biçimde, eylemlerini meşrulaştırmasının zeminini oluşturur. Bu “beşeri insan” şöyle haykırır: “Yaratım bana aittir, benim isteğim kadar vardır. İhanetim ve sadakatim de yaratımın parçasıdır.”

Kendi var oluşunu, birbirinden ilginç bahane yaratılarıyla sorumluluğundan kaçış olarak görmeye meyilli olan bu beşerin de, kendi kaçışının onu ele verişinden de anlayabileceğimiz, [arzu bir kenara] inkâr ettiğinin aksine
samimiyetsizlik, sorumsuzluk gibi sadık kaldığı ilkeleri vardır oysa. Öbür taraftan, bütün bu ilkelerin, beşer olmayı aşmış insan için bir ilke olamayacak kadar ilkel olduklarının da hakkını vermeliyiz.

İnsan / Maymun

Bizzat kendim, arzu çağının kışkırtıcılığında bir an, bedenimi olduğu gibi ruhumu da Kali’ye teslim ediyorum. Kali, bütün erotik çağrılarıyla bedenimi ve irademi cezb ediyor. Ona kapılıyor, arzunun imgeleri arasında dolaşıyorum. İlksel güçler harekete geçiyor. Baştan çıkarıyor ve çıkartılıyorum. Müzik, reklamlar, filmler, spotlar, uyuşturucular, seksin bezenmiş çeşitlemeleri, internet, porno, hepsini Kali’nin elinden alıyorum.

Yudumluyorum. Her şey hoş bir eğlence içerisinde olup bitiyor. İsteğim: Kendimi bulmak değil, kaybetmek. Çünkü var olan arzu fırtınasında ona kapılmadan edemeyeceğimi biliyorum. Her şeyden önce o, önce bedenimin istekleriyle sıkı sıkıya Gordion tarafından düğümlenmiş. Kendimi bulma çabam, arzunun çölünde ağaç dikme çabası gibi gözüküyor. Kali bu çölde fısıldıyor; “ kendini teslim et bana.”

” Evet,” diyorum “işte teslim ettim.” O anda hoş bir panayır peyda oluyor. Her şey tıkırında, şen şakrak. Fakat o bitmez bir şölenmişçesine nefsimi eğlendirdiğim serap, orgazmın kasılmalarından sonra nihayete eriyor ve çöl bütün kavuruculuğu ile karşıma çıkıyor. Her şey bir oyunmuş. Bir kurguymuş. Beynim bunu sayıkladığında Kali bu sefer cezb edici değil, celb edici olarak çölün içinden haykırıyor;

” Kaçamazsın. Artık Benimsin. Bir maymuna dönüştün. En reziller arasındasın artık. Ne erdemi ağzına almaya, ne de onun adına konuşmaya zerre kadar hakkın yok. Sen rezil bir maymunsun. Ve bir maymun olmaktan asla kurtulamayacaksın.”

Kendime dönüyorum, insani vasıflarımdan sıyrılmış bir beşer peyda oluyor karşımda. İnsan evriminin alt basamağında maymunumsu bir beşer olduğumu hayretle görüyorum. ” Kali, ey büyük aldatıcı, bu sefer nasıl oldu da doğruyu söyledin?” diye haykırıyorum. “Ümit tükenmiş gibi, artık arzunun kendisi kopamayacak bir biçimde benle bütünleşmiş ve beni onun maymunu haline getirmişken, hiç kaçamayacağım bu lanetle niye savaşayım? İnsanlık âleminde kendimi rezil ettim, maymunlaştım. İnsanken yapamadığımı, maymunlaştığımda nasıl yapmaya çalışırım? Ve üstelik herkesin gözü önüne bir maymun olarak mı çıkacağım.” diye soruyorum kendime. Ardından “Kali’nin çölünde kalmaya ve seraplar görerek ölmeye razıyım” deyip öylece yığılıyorum kavurucu çölde.

Rind: Kali’deyim

Sorumsuz insanların başlattığı aşklar
Nefretle sonuçlanmak için sıraya girer
Ve akıp gider geleceğin hayali gözlerimden
Sorumsuzluk trenine binip mendil sallar
Kalpler kırık değil, yalnız, paramparça
İyisinde de kötüsünde de aynı manzara

Dost niyetiyle atılan bir adım
Sonra dostluk adına bütün dostluklar
İtinayla edilir hadım.

Korkunç bir dünya gezindiğim
Başkasının hayatına yapışmış
Bir parazit gibi sinsi, bitirim
Yalnız, bu hastalığa alış!

Burada çığlık çok
Fakat kulaklar bir tek şeyi duyar;
Sahibinin sesini.
O da sadece yakıştırma ‘nefs’.

Burada varlık kâinata ters bir çizgi çizer
Niyetler ruhu ezip geçerken
‘Yolda olanlar’ buraya uğrar
Cehennemi seyredeceklerken.

Ağzımdan çıkan bütün doğruları avlar bu coğrafya
Söyleyecek sözü olanların sesi kısılır
Benliği çepeçevre kuşatan
Azaplı ve dehşetli bir alev geriye kalır.

Ne anlaşılmak mümkün ne anlamak
‘Niçin buradasın?’ diyene sormak da mümkün değil ’sen neredesin?’ diye
Labirentin kendisi bir düğüm; Gordion
Haykıran bir ses bir yerde ‘çözül!’ diye

Ama ne mümkün!
Geçmişin seni enselediği yerdesin
İsterse günde bin kez ‘çözül!’ desin o ses;
Bıçak gibi kesilmeden bitmeyecek ızdırab
Nefsim buradan çekilmeden ruhum hep harap kalacak.

Hanuman

Gözlerimi açtım, Hint’in yarı tanrı yaratığı karşımdaydı. Yüce Hanuman! Fedakârlığın ve imanın varlığı gözlerimin içine bakıyordu. Düşmüşlüğümün ve sefaletimin acısıyla kıvranır dururken nasıl olur da tanrılarla irtibatı sağladığı için kendi adına tapınaklar kurulan bu yüce maymun, bu acınası ben’e görünebiliyordu? Kendini aşağılamış biri olarak, ondan yüz çevirdim.

Ona bakamazdım. Fakat gözlerimi açtığım her tarafta onun suretini görüyordum. Hanuman gözümü çevirdiğim her yerdeydi. Tat tvam asi!, tat tvam asi!, kulaklarımda yankılanan bu sesle ürperiyordum. “Şu halde de mi?” Diye bağırdım. Sonra o sesi işittim: “Bu çölün mimarı zaten benim”.

Rind’in Duası

Ey ruh, muktedir olduğunu yap!
Mazinin de miadı dolsun
Rahminden bir beşer yarat
Uzuvlarım da senden olsun

La kayıt her şeyim solsun
Latifleşsin dünyevi cismim
Aşk şarabının hizmetkârı; Hancı
Han, mabedim olsun.

Gerçek?

Kali bütün vaatleriyle aldatıcıydı. Hiçbir vaadini gerçekleştirmedi. Vaatlere kanmam kendi doğamın en doğal belirtisiyken, gerçekten bir maymuna dönüşmüş müydüm? Eğer vaatlere kanmam insan doğamın bir parçasıysa -ki buraya insani vasıflarımın yoluyla gelmemiş miydim?- o halde hala insandım.

Yok, eğer dediği gibi bir maymunsam, önceden de bir maymundum öyleyse. Her halükarda aslında hiçbir şey değişmemişti. Ben yine ben’dim. Fakat bulunduğum konuma ve değer yargılarıma göre kendime bakış açımı değiştiriyordum.

Eğer Kali’nin dediği gibi, ona kapılmakla maymunlaştıysam, başka bir yolla tekrar insanlaşabilirdim. Kali, durumumun mutlaklığını aşılıyordu. Buna inanırsam, sırf buna inandığım için inandığım şeyolacaktım. Oysa temel bir değerim vardı. Değerleri ben yaratmamış olsam da, onları kullanarak varlık durumumu yeniden anlamlandırabiliyordum.

Çölde kaybolduğumu düşündüğüm anda çöl var oluyordu. Bana çölde kaybolduğumu düşündürten bütün etkenler gerçekten bir çöl var ediyorlardı. Onlara kayıtsız kalmam, bu çölün aniden yok olmasını da sağlamıyordu üstelik. Yani çölün kendisi aslında sahiciydi. O vardı ve gerçekti. Onu var ettikten sonra, o yokmuş gibi davranıp, devekuşu gibi kafamı kuma gömemezdim. Böyle yaptığımda hiçbir şey değişmeyecekti. Kendimi aldatamaz, kendime yalan söyleyemezdim. Çünkü bütün bunları sorgulamış ve değer biçmiştim. Değer biçmemiş olsaydım, bu sefer de başkalarının değerleri beni biçecekti. Kalbimde, beynimde ve vicdanımda çölü yaratan her eylem, eğer bu eylemlere kayıtsız kalırsam beni de çölleştirecekti.

Nihayetinde ya bu çölleşmeye razı oluruz, ya da çölü yaratan eylemler gibi, ondan alı koyan ve çıkartan eylemlere yöneliriz. Çöle her düşüşümüzde, ondan çıkışımızın da mümkün olduğunu bilirsek, çöl bizim için engin bir tecrübe sahası olarak görünecektir artık. Çöle düşmek sorun değildir artık, çünkü vahanın yolunu biliyoruzdur ve elimizde yeterli erzak ve su vardır. Abı hayat yanımızdadır. Çöl ise olağan bir duraktır. Ölmeyeceğizdir.

[1] Emmanuel Levinas, Sonsuza Tanıklık adlı seçkinin “Hitlerizmin Felsefesi Üzerine Birkaç Düşünce,” kısmı, Metis Yayınları, İstanbul 2002, bknz s 41

Hiç yorum yok: