Bu Bir Şemsiye Değildir!


Bütün gün annemdeydim. Akşam olunca da eve dönme vaktim gelip çatmıştı. Yalnız hava, hiç de anneme geldiğim gibi değildi. İstanbul’u sel götürüyordu. Yine de fazla uzakta olmayan evime, yer yer koşarak, yer yer de binaların çıkıntılarına sığınarak fazla ıslanmadan ulaşabileceğimi düşünüyordum. Fakat annem ısrarla şemsiye almamı söylüyordu. Bense oldum olası ekstra yüklerden nefret etmişimdir. Yine de havanın bu ekstra yüke değecek derecedeki karamsarlığına ve annemin aşırı ısrarlarına dayanamayarak evime şemsiyeyle gitmeyi kabul ettim.

Morla kırmızının tonlarıyla bezeli meşhur şemsiye elime tutuşturuldu böylece. Evet meşhur çünkü tam 25 yıldır zamanı geldiğinde yağmurlara ve fırtınalara göğüs gererek korumuştu beni. Ve şemsiyeyle birlikte politik, ekonomik ve etik bir sürü düşünce zihnimi meşgul etti.

‘Nasıl olur da bir şemsiye 25 yıldır sapasağlam ayakta kalabildi?’ sorusu, çok komik bir soru gibi durabilir. Ama bunun ‘komünist sistem’ şemsiyesi olduğunu söylersem bu işe başka pencerelerden bakmaya başlayacaksınız benim gibi. Kapitalist bir ülkeye geldim geleli elimden bir hayli şemsiye geçti. Çoğu da yağmur sırasında esen bir rüzgarda tersyüz olup yaylandı ve kırıldı. En fazla dayananı 2 senelik olanı oldu ki, onu fırtınalı havalarda ıslanmak pahasına olsa bile açmıyorum.

Komünizm gücünün ve kabiliyetinin tam yettiği şeyleri oldukça dayanıklı ve sağlam ve de kaliteli üreten bir sistemdi. Özellikle mekanikte başarılıydı. Küçük şeylerde dayanıklı malzemeler üretiyordu. Ama elektronik ve özellikle otomotiv sanayinde iyi sayılmazdı. Fakat günümüz teknolojisinin gücüne sahip olsaydı, emin olun ki bozulmayan otomobil ve kırılmayan cam üretmekten geri durmazdı. (Bu örneği verirken tabi ki otomobilin asla bozulmayacağını ya da camın asla kırılmayacağını değil, bu malların oldukça dayanıklı ve kaliteli olacağını söylemek istiyorum). Şimdiki teknolojik imkanlar, akla hayale durgunluk veren icatları karşımıza çıkartıyorken, bir şemsiyeye bile dayanıklı yapmaktan aciz bir kapitalizmden bahsediyoruz.

Fakat bu basit bir acziyet değil. Kapitalizmin köylü kurnazlığı. Daha çok mal satmak için arızalanabilecek otomobiller ve kırılabilecek camlar lazım. Yani yağma şart. Geçende Panasonic marka cep telefonumun pili miadını doldurdu. Bunun üzerine yeni bir pil alayım dedim. Ama nafile. Bütün İstanbul’u aradım taradım, en bilinen elektronikçilere, Doğu Bank’a falan gittim. Pilden eser yok. Tedavülden kalkmış. “Ama sapasağlam bir telefon var bende” dedim. “ Abi ne olacak işte telefonlar çok ucuzladı, yenisini alıver” dediler.

Bu satırları yazarken 25 yıllık şemsiyemin emektarlığı yüreğimde insani bir duyguyu uyandırdı. Bu duyguya minnettarlık deniyor. İnsanı bir malın kölesi yapmayacak, tüketim nesnesine dönüştürmeyecek her eşyaya minnettarlık duyacak haldeyim. Çünkü kapitalist sistemde aldığım her eşya aynı zamanda beni satın alıyor; pili tedavülden kalkan sapasağlam cep telefonum gibi.

2 yorum:

Boş Arsa dedi ki...

Çoook güzel...

Bu kadar apaçık...

Ben de şunu diyorum genç arkadaşlarıma, "Siz hiç evinizin musluğundan su içtiniz mi? Ben içtim... Bize bu ülkeyi çok/deli gibi sevdiğini söyleyenler musluk sularını kirletti..." diyorum.

Ve hep diyecem...

Hep diyelim...

Kali Rind dedi ki...

Her ne kadar kapitalizmin hastalıklarını üzerimde taşısam da, görünüşümün hafimeşrepliğine rağmen bu konuda ağır adımlar atmaya kararlıyım. Sende de bunu görmek, güzel.

Hep de, Hep diyelim...