Bir Düş...


Kâbuslarımız vardı… İnsanlığımızı soyunduğumuz ve çıplaklığımızda hayvanlaştığımız.

Hiç düş göremedik.

Kâbuslarımızda ezdik, ezildik, öldük, öldürdük, intikam aldık, ihanet ettik sonra özür diledik ve sonra yeniden özür dilediğimiz için özür diledik ve bir sarmal gibi dolandığımız tekerlemelerin arasında büzüşen ruhi organlarımızın özrü peyda oldu.

Hiç düş göremedik.

Tereddütlü adımlarımızı atarken sıçratmaya korktuğumuz kanlar aklımıza gelirdi, ezilen ruhların çığlıklarını duymazdık ama.

Samimiyet adına kirlettiğimiz bir masumiyet vardı bir yerlerde… Nasıl oluyorsa bu! Modernite bunu da başarmıştı ya!

Tereddütlü adımlarımızdan sıkıldığımız bir anın refleksi olan kararlılığımız akli selimin sınırlarını aşıyordu hep. İşte o zaman kırmaktan çekindiğimiz kalpleri kırıyor, akıtmaktan itinayla kaçındığımız kanları akıtıyorduk.

İfrat ve tefrit arasında gidip geliyorduk…

Mazlumları koruyalım derken zalimleştiğimiz anlar yaratıyorduk kâbuslarımızda.

Ezeni ezerken eziliyorduk…

Mazlum kendini mazlumlaştırrırken gaddarlaşıyordu…

Anaları ağlatıyorduk ilkin, sonra ağlayan anaların sayısından ince hesaplar yapıyorduk...

Acıları ideolojilerimiz için biriktiriyorduk...

Faşistler ölsün diyenler komünistti, komünistler ölsün diyenler faşist...

Vatan severler insan sevemezdi, insan sevenler ise vatanlarına ihanet etmekle meşguldü ya...

Bir insan külliyen eksiydi o yüzden, bir diğeri ise pür bir artıdan ibaret...

Geçmiş sadece çıkarlarımıza hizmet eden, oyunlarımızda bizi memnun eden bir oyuncak kutusu...

Hangi oyunu oynamak istersek çıkarıyorduk oyuncağımızı...

Doğru, sadece belirli ağızların tapulu malıydı...

Sağ duyulu olmak sol için sakıncalıydı...

Sol elle yazmak, ayıp ve günahtı mesela...

Bir memleket değil, dünya böyle oyalanıp gidiyordu...

Ama sanki en çok bizde...

Zengin zenginliğini, fakat fakir de fakirliğini sömürüyordu…

Ve hepsi olağandı bunların, hepsi normalleşmişti modernitenin okullarından edindiğimiz bakış açısında…

Sonra insana dair derdik geçerdik… Her şey insan için var… “İnsan doğasına yabancı olmayan hiçbir şey bana da yabancı değildir” diyen düşünürü şablonlaştırırdık beynimizde…

Doğruydu da bunlar.

Ama doğruydular o kadar.

Biz hiç düş görmedik…

O yüzden kâbuslarımızda affettiğimiz insanları kendi çıkarlarımızın hesabına affediyor, affedilenler de kendi hesapları adına talip oluyorlardı affa.

O zaman da kâbustan hapsolan ve kâbus gördüğünü fark edenlerimiz, dövüşse dövüş, kavgaysa kavga diyordu…

Hiç değilse düş gördükleri yalanını yutmamışlardı şifa hapı niyetine…

Demokrasi ve insan hakları, etik ve meslek ilkeleri babında sohbet divanlarında, adalet bahçesinde yaşadıklarını varsayan sözüm ona akil adamlar, tarumar edilmiş hayatlarının kırıntılarını toplamak isteyen insanların, üzerlerine kan kusan canilerin hayat hakkı tanımayan gaddarlıkları devam ederken, aydınların hoş görmeyi erdem sayan söylevlerinden neden tiksindiklerini de anlayamıyorlardı.

Biz hiç düş görmedik…

Kâbuslarımızda başkalarının düşlerine hayran olduk belki… Hepsi o kadar.

Eylemlerimizin meşruluğunu vicdanımızdan değil, onun yerine koyduğumuz kanırtılmış ideolojik duygularımızdan aldığımız müddetçe vahşeti yaşatan her insan adına insan olarak değil, sadece belli gruplar, milletler, ideolojiler adına yine belli gruplar, milletler, ideolojiler olarak özür dileriz.

Ve hiç düş göremeyiz…

Bilinç:

Bir ideolojimiz olabilir elbette, bir vatanımız ve bir milletimiz de…
Ama uzun vadede hepimiz ölüyüz; ideolojisiz, vatansız ve milletsiz bir şekilde.

Hiç yorum yok: