Film Başlıyor

AYNI SENARYO

Yönetmen: Siyon de America

Başrolde: Siyon de America ve Suri Yen

Yardımcı Ana Roller: İranna, İngil Terry, Ruslana,

Dekor: Iraki ve Afgani

Figüranlar: İnsan ve her türden ‘insani edevat [!]’

1

EKŞIN…

Yine kendime edindiğim bir dert sabahında uyandım. Mutfakta kahvaltı niyetine bir şeyler bulmayı umarak ve umduklarımı da bir bir bulmanın hazzıyla sanki kır gezisine çıkmışçasına keyif almaya başladığım an, mutfağa girmeden önce açtığım TV’nin çığırtkanlığı ile artık alışılageldik tacizine de uğramış oldu. Dünden beri dünya basınında daha geniş yer bulmaya başlayan bir haberle güne başladım. Pazar günü gerçekleşen bu saldırının sert yankılarını yeni yetişmişti. ABD ordusu Suriye topraklarını hedef alan bir hava saldırısı düzenlemişti ve Suriye hükümetinin 8 masum canın katledildiği bu saldırı karşısındaki sertleşen duruşu gündemi işgal ediyordu. Muhtemelen Suriye halkının öfke dolu protestoları bu derece etki uyandırmasaydı, münferit bir hadise olarak hiç kimsenin üzerinde pek durmayacağı bir saldırı olacaktı bu da.

Bugün televizyonu açtığımda bir dolu haber arasında ve bu bir dolu haberle alakalı ortaya saçılan envai yorum içerisinden özellikle ABD’nin Suriye saldırısı zihnimi kemirmeye başladı. Bilhassa da bu saldırı ile ilgili uzmanından yapılan yorumlar, ABD’nin yıllardır vazgeçemediği kendi çıkarları uğruna başkalarının var olan her şeyine tecavüz etmeyi olağanlaştıran tutumundan birine daha maruz kaldığımızı gösteriyordu. Uzmanları söylüyordu: “ ABD genel seçimlerine günler kala gerçekleşen bu saldırı, Obama’ya Ortadoğu politikalarını ne şekilde yürütmesi gerektiği konusunda bir ders vermek için yapılmış olabilir.” Bu noktada da bu saldırı; “Suriye Iraklı teröristlere yataklık ederken, nasıl olur da bu ve bunun gibi devletlerle alakalı barışçıl bir yol bulunabilir?” gibi benzerleri bir zamanlar Adolf Hitler’in, şimdi de W.Bush ve taifesinden McCain’in kitabında bulunan vurguların haklılığını kanıtlamak için gerçekleşmiştir diyebilmek [ve bunun külliyen doğru olabilme ihtimali]bile insani hislerde başlı başına bir çürümüşlüğe, bir kokuşmuşluğa işaret etmez mi?

İçte iktidarı sürdürmenin politik malzemesi olarak kendi vatandaşlarının bir kısmını ya da gerekirse bir ülkenin tamamını ‘Dünya Haritası’ndan silmeye cüret edecek kadar travmatik bir ABD hegemonyası tehditkâr olmuyor ama Irak ve Afganistan dünyanın geleceğini ciddi anlamda tehdid ediyordu öyle mi?

31 Ağustos 1939 akşamı Alman ordusu Polonya sınırındaki mevzilerinde son hazırlıklarını yaparken Hitler, Avrupa’nın üzerine çöken karanlığın içinde, savaşı asla istemediğini ama bu savaşa mecbur kaldığına halkını ve dünyayı inandıracak planını hazırlıyordu. Hitler generallerine “Zaferi kazanandan doğruyu söyleyip söylemediği sonradan sorulmaz” da demişti. Ardından planını yürürlüğe koydu: Polonya askerlerinin elbiselerini giymiş SS’ler Alman sınırında, planlanan yerlere ateş edecekler ve ilaç verilmiş toplama kampı mensupları da yerde ölü olarak yatacaklar, böylece bu uydurma Polonya taarruzu, Hitler’in sözde hiç istemediği savaşın makul gerekçesi olacaktı. Ardından da yalanını yürürlüğe koydu:

“ Polonya hükümeti ile barışçıl yoldan ilişki kurmak istediğim halde, bu hükümet tekliflerimi reddetti ve silaha sarıldı.”

ABD’nin şahinleri, Hitler’in politikalarını gönülden benimsemişler. Irak’ın elinde [Irak işgalinden sonra o hiç bulunamayan] nükleer ‘kitle’ imha silahları var diyerek başlatılan Irak saldırısı, tıpkı Alman topraklarına saldıran sözde Polonya askerlerine (!) haddini bildirmek amacıyla bizzat Nazi Almanya’sının kendisi tarafından başlatılan korkunç savaşın gerekçesi olarak gösterilen kof hilesini andırıyor.

Hitler’in generallerine söylediği “Zaferi kazanandan doğruyu söyleyip söylemediği sonradan sorulmaz” lafını düstur edinmiş bir ABD Eliti, Birleşik Amerika’ halkına yeni bir yalan daha söylüyor olabilir ve daha da vahimi Birleşik Amerika halkının çoğunluğu bu yalana kanmış da olabilir. Fakat ABD’nin istediği kriterlerde demokrasi standardını yakalayamamış Suriye’nin diktatörcü El Baas gazetesi, bir şeyi demokrat ABD’den daha doğru söylüyor:

“Başkan Bush, bugün halkına teröre karşı mücadelede yeni bir hikâye daha anlatabilir. Bininci kez ABD Ulusuna yalan söyleyebilir ama görevden ayrılmasının arefesinde ellerine bulaşan sivillerin kanını asla gizleyemeyecektir.”

2

ŞİMDİ REKLAMLAR

Bu arada, Obama ve McCain arasındaki yarışta tarafların kendi kampanyaları için ön gördüğü sloganlar dikkat çekici.

McCain’in sloganı; Bush döneminin bütün gayri insani tutumunun sürdürülmesi ve ABD’nin kendi çıkarları uğruna başkalarının var olan her şeyine tecavüz etmeyi olağanlaştıran tutumunu kemikleştirmeye yönelik çağrışımıyla “Country First” diyor. Böylece ABD’de oldukça yaygınlaşmış birey bencilliğini ülke politikasının başköşesine koyarak, Birleşik Amerikalı’yı egoizminden yakalamaya çalışıyor. Tüketimi özendiren kapitalist kartellerce “Hep ben” dedirtilen kitlelerin yaratıldığı ülkede, “önce ülkem” sloganı popülistliğin de ötesinde.

Obama ise “Change We Need” diyerek Birleşik Amerika’da klişeleşmiş ‘Benci’ tutuma meydan okumaya çalışıyor. Mümkün mü? Bilemiyoruz. Denenmeli mi? Evet. Fakat savaşlar mimarı Prens Richard Perle, Obama’nın iktidar olma ihtimaline soğuk bakmıyor. Bu da açıkçası Obama’dan insaf bekleyen “Ortadoğu” merkezli milletleri kaygılandırmalı. Perle, Obama bugün neden söz ederse etsin, Başkanlık koltuğuna oturduğunda farklı davranmak zorunda kalacaktır demeye getiriyor lafı. Ve kendi sözleri ile oldukça zeki olan, bir başkanda bulunması gereken özellikleri fazlasıyla taşıyan Obama’nın koltuğa oturunca bizi şaşırtacağını da ekliyor. Özellikle bu şaşırtma kelimesi, eğer Obama’nın Bush politikalarına göre gözle görülür biçimde daha barışçıl söylemlerine rağmen kendisini gerçekleştirecekse ve bizzat bu kelimenin kendisi ‘Karanlıklar Prensi’ olarak nitelendirilen savaş çığırtkanı Perle tarafından söylenmişse, üzerinde düşünülmeye değer. Burada “şaşırtmak” kelimesi;

1] ABD politikasındaki mevcut kıyımcı durumu olduğu gibi muhafaza etmek

ya da;

2]Bu mevcut durumu daha da kanırtmak

anlamında ele alınabilir ancak.

Eğer Perle’i dikkate alırsak, Obama’nın Bush politikalarını olduğu gibi takib etmeye hiç de niyetli olmadığı bilinirken, prensimizin şaşırtma kelimesi ile anlatmak istediği; Obama’yı Bush Birleşik Amerika’sının politikalarının peşinden sürükleyebilecek etkenlerin meydana gelmesi ya da daha doğrusu getirtilmesi durumu olmalıdır. O zaman bu etkenlerin üzerinde de düşünmek gereği ortaya çıkıyor ve ne yazık ki bu düşünceler beni hiç de hoş olmayan bazı olasılıklara sürüklüyor;

1] Kişisel şantajla Obama, Bush politikalarını devralabilir.

2]Dünya, 11 Eylül benzeri ya da 11 Eylül hadisesini gölgede bırakacak bir terör saldırısıyla Bush politikalarını mumla aratacak hale getirtilmeye çalışılabilir.

En son şık ise, şaşırtma kelimesinin en son hali olarak şu olasılıktır;

3] Obama her şeye rağmen yola gelmezse, bir şekilde “maddi ya da manevi “ ortadan kaldırılacaktır.

Bu durumda tek temennimiz Richard Perle’in bizatihi kendisinin bizi şaşırtmasıdır.

Öbür taraftan var olan bütün politikaları yerle bir edecek bir gerçek, aptallığa oynayan insanı nihai olarak şaşırtacak “büyük yıkım”ın kapısını aralamaya hızla yaklaşıyor. Bu gerçeğin kendisi hakkında köklü bir politika gerçekleştirilmediği sürece dünya liderliğine oynayan kişiler bir kenara, ülkelerin kendileri yokluk denizine karışabilirler.

3

YAYINIMIZ TEKNİK NEDENLERDEN ÖTÜRÜ SONA ERMİŞTİR

Düşünün ki dudaklarda ilahiymişçesine dile gelen “bilimsel ilerleme” tekerlemelerine rağmen, “yüce bilime” rağmen insanlık doğal afetlerin kurbanı olmaktan kaçınamıyor. “İnsanlık”[ki bu insanlık modern dünyada, sadece ego katmanı ile çevrelenmiş ve manevi etkiler ile arasına keskin bir hat çizilmiş ve düşünen hayvan çerçevesine indirgenen bir insanlıktır.] büyük teleskoplarla evreni inceleniyor, uzaya ve çevre gezegenlere modül gönderiliyor. Ancak bu “bilimsel” dünyada, bir tusunami dalgası, oluştuktan 20 dakika hatta kimi yerlerde neredeyse bir gün sonra sahilleri vurduğunda, depremin aldığı can sayısından kat be kat can alabiliyor. Üstelik erken uyarı sisteminin bu kadar basit kurulabildiği bir devrede yaşanıyor bütün bu olanlar. Şu hali ile bilim, bizim yardımımıza asla koşamaz; bilimin kendisi metanın elinde ise, insani ve vicdani hislerin akabinde bilimsel keşifler yapılmıyor ise bunu asla başaramaz. Ve vicdandan uzak bilimin getirisi bellidir; muazzam gelişmiş savaşçı bir teknolojinin yanında, maddenin köleliğine hapsolmuş insansı suretler. Tusunami bir sınavdı. Bu sınav aynı zamanda yapay depremlerin peşinden koşan “bilim adamlarının” sınavıydı. Şundan emin olmalıyız ki yaşadığımız dönem çeşitli etkilerin en yoğun olarak üst üste bindiği bir “düşüş” dönemidir. Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki İnsanın tetiklediği bir hadise artık sadece insanın elinde olmaz, kaderine mal olur. Kader ise insanın üstünde ve ötesindedir ve insanın kontrolünü aşacak mahiyette evrensel bir iradedir. Modern düşüş dönemine girdiğimizden beri bizi kör eden bir takım felsefi kararlar, bizim manevi yönümüzle aramızı bir kabuk gibi kuşatmıştır. [ki bu kararların genel tabiatı pragmatist eğilimlerin felsefi bir duyuş çerçevesine girecek kadar etkinleştirilmesidir.]

Jeolojik değişikliklerin ve bunların yol açtığı fiziki değişikliklerin neticelerinden çok, bu etkilere eşlik eden bir anlayış ve kavrayış fakirliğine değinmekte fayda vardır. İnsanlık için asıl önemli olan bu fakirleşmedir. Öyle ki bütün jeolojik kıpırdanmalara ve enformasyon bombardımanına ve “bilgi çağı” olarak adlandırılan bu çağın bilgi edinme yollarında meydana getirdiği büyük kolaylığa rağmen olağanüstü bir “vurdumduymazlık” vuku bulmuştur. Böylece bütün jeolojik ve psikolojik kıpırdanmalara rağmen, bu kıpırdanmaların etkileri karşısında körelen bu yeni “düşmüş insan” prototipinin ani bir şekilde bir felakete kurban gitmemesi için hiçbir neden ortada kalmaz. Gerçekten ciddi sayılabilecek jeolojik kıpırdanmalar, insanlığın büyük bir bölümüne zarar verecek seviyeye ulaşmadığı ölçüde dikkate almaya bile değmez olarak görülmektedir. Büyük felaketlerden sonra, felaket bölgelerinden yeterince uzakta olduklarını düşünen bölgelerin TV yayınlarına bakıldığında aynı anlamsız “eğlendirme” çılgınlığının devam ettiğine dair hiç şüphemiz kalmaz, kaldı ki bizim kendi yaşantımız bu olguyu yani “vurdumduymazlığı” tarif etmekte yeterlidir. O halde insanlık bu nihai noktanın, bu “düşüş”ün ulaşacağı en son durağın en büyük işaretlerini çoktan almıştır. Fakat bu işaretlere kayıtsız kalınmıştır. Bu yüzden gelecek olan “büyük değişim” anının oldukça ani ve “birdenbire” ortaya çıkmış zannedileceğine hiç şüphe yok. Çünkü bu büyük değişimin “işaretleri”, modern insanlık tarafından kesinlikle okunamamıştır. Her geçen zaman bu okumadan ne kadar uzaklaşıldığının teyidi gibidir. Büyük su çekilmelerinin bile güneş ve ayın olağan çekim etkisi ve konumuna bağlanması ve böyle bir bilimselliğin insanları “rahatlatması” sadece bir körlüğü değil, aynı zamanda kör olmak için duyulan muazzam istek ve tutkuyu da ifade eder.

Söylememiz gerekli ki, insanlığın kesin uçurum dönüşü, sanki onun uçurumdan itildiği intibaını sunan korku ve dehşetle dolu bir dönemde gerçekleşecektir. Geri dönüşü olmayan kirlilik ve beyhude alışkanlıklar, aletler meydana getirdik. Bunların yıkıcılığından kurtulmamız ancak pişmanlıkla mümkün olacak. Ama insanoğlu pişmanlıkta pek cimri ve yalnızca felaketi gördüğünde, felaketin onun üzerinde çullandığını ancak kendi gözü ile fark ettiğinde sadece bir firavun pişmanlığı sergileyecek kadar sert bir mizacın esiri oldu. Bu mizacı ise, o üretim çılgınlığından elde edip tükettiği ıvır zıvırın illüzyonu takıştırıp giydirdi ona. Gayretlerimiz, insanlığı duyarlı mizacına yaklaştırma çabasını içeriyor. Bu çaba sakın küçümsenmesin zira çaba, ‘yenidünya’nın düzeninde hangi konumda olacağımızı belirleyecek kadar güçlü olacak.

2 yorum:

Rüyacı dedi ki...

Çoğuna katılıyorum söylediklerinizin,
Ancak, daha geniş tarihsel dayanaklarına da bakmak gerek olan bitenin.
Bakış açınız oldukça yetkin. Oldukça da anlamlı ve dolu bir yazı.
Hitler almanyası, savaş gerekçesini, Sömürgelerin paylaşımı temalı "Deustcland'ın Yaşam Alanı" İdeasına sokabilmiş, Genç bir emperyal devlet o zamanlar.Oysa Bu Churchill İngilteresinin ve O yeni yetme abd'nin çıkarlarına aykırı. Aslında Burada tuzağa çekilendir Almanya,
Aynı bu günlerde Bric Ülkelerinin lokomotifleri gibi,bir benzerlik.

Kali Rind dedi ki...

Olgu bir çok boyuttan ele alınabilecek mahiyette. Özellikle önemsediğim noktalar üzerinden ele alındığı için zaaten araştırmacı tarafından iyi bilinen tarihsel dayanaklara pek deyinilmedi bu makalede. Sevgilerle