İnsanlık Tarihinin Yitişi

Modern tarihin başlangıcından fazla uzun bir süre geçmeden insanlığın en büyük kaybı ile karşılaşacaktık; Etki-tepki merkezli uygarlığın modern dalga ile birlikte tüm dünyayı çelikleştirmesi, katılaştırması süreci. Hızla yayılan bir hastalık misali Batı Uygarlığının gövdesinde başlayan bu kangren bütün dünyayı saracaktı. Böylece etki-tepki prensipli Batı Uygarlığı, neredeyse kendi kontrolü dışında bir tepkinin doğamayacağı biçimde kontrollü mekanik bir canavara dönüştü ( endüstriyel üretim ağı, bütünleşmiş teknolojiler, küresel fabrikasyon ). Bütün dünyada aynı anda, aynı etki ve tepki prensibini oluşturacak kadar makine bir uygarlık. Robotlaşan bir dünya. Bir demir yığını. New York borsasındaki bir krizi bütün dünyanın krizi yapacak kadar karmaşık bir “sanal yaratık”. Temel mekanizması 0 ve 1 olan büyük bir bilgisayar( bu büyük bilgisayarın somutlaşmış ifadesi internet ). Tam bir matrix. Aynı zamanda kendi virüsünü kendi üreten bir mekanizma ( kızıl tehlike; “komünizm”, yeşil tehlike; “İslami radikalizm”). Yapay bir dünya ( insanın hakikati yadsıdığı, sınırlarını ve kendisini kaybettiği bir boş savaşım alanı, bir “oyun dünyası” ve bu oyunun felsefesinden biri postmodernizm ). Bu etki tepki prensipli küresel uygarlık-eğer uygarlık olarak nitelendirilmeyi hak ediyorsa- artık bir “insan uygarlığı” değildir. Bütün teknolojik gelişimine rağmen maddeye yön veren değil, maddenin yön verdiği bir uygarlıktır. İster modernizm isterse postmodernizm olsun, bu iki kavram da zapt edilemez bir ilerlemenin neticesidir. Öyle zapt edilemez ki, yarının tahayyülü bile derin bir şüphe içerir. Mekanizmin bütün insanlığı makineye indirgediği ve tek tip kıldığı bir sürecin, bu tek tip kılıcı yanına rağmen, bu her gün aynı günü yaşayacak kadar robotlaştırılmış davranışlarımıza rağmen, geleceğimizin bir bulanıklık, bir belirsizlik taşıması, geleceğimiz hakkında hiçbir tasarımımızın olmadığını, geleceğimizin tasarımını, bizi robotlaştıran bu sürecin gerçekleştirdiğini açığa çıkarır. Gelecek, hiç olmadığı kadar maddenin elindedir, makinenin elindedir. Gelecek hiç olmadığı kadar belirsizdir bu yüzden. Bu yüzden insanlığın tarihi yitmiştir.

David Churcbuck, 5 Şubat 1990 tarihli Forbes’te; “Daha güvenli, daha ucuz ve maniple edilmesi daha kolay bir dünyada yaşamak varken, ne diye gerçek olana yapışalım ki? Bilgisayar çok kısa bir süre içerisinde böyle bir dünyayı mümkün hale getireceklerdir.” diyordu. Delilleri de vardı; artık oyunlar git gide gerçeğe daha da yaklaşmaktaydılar ve oyunların ortamları taklit etme kabiliyetleri artmaktaydı. Yapay zekâ çalışmaları hızla sürdürülmekte, hatta Aralık 1983 senesinde, Psychology Today gibi saygın bir yayın organında Duygusal Makine başlığı altında yapay zekâ övülmekteydi. Bu, Fukuyama gibilerinin haykırdığı “tarihin sonu” değildir. İktidarın yer değiştirdiği, iktidarın insanlığın elinden, insanlığın elindekilere geçtiği, kaderi tayin edenlerin, başrol oyuncularının figürana dönüştüğü bir “son” ve “başlangıç”tır bu. Ya da “sonun başlangıcı”dır. İnsan ilk defa kendi tarihini kaybetti. Ve tarih artık onun ürettikleri tarafından yazılıyor. Post-structuralizm, post-pozitivizm, post-industrializm. Hepsinin de temel karşıtı yani anti-Foundationist olmasına şaşmamalı. Şimdiye değin süregelen temeller insanlığın temelleriydi, oysaki tarihin yeni aktörü insanlık değildir. Bu yüzden temeller yok edilmeli, kazınmalıdır. Bu bakımdan:

“Eğer felsefe bellek ya da kökene bir geri dönüşse,’’ diye yazar Foucault, ‘‘yaptığım şey herhangi bir yolda felsefe olarak görülemez ve eğer düşünce tarihi yarı-silinmiş betilere yaşam vermekten oluşuyorsa, yaptığım şey tarih de değildir.’’

Ancak sanılmasın ki bu süreç çok uzun bir zaman bu şekilde devam edecek. Bu temel karşıtlığının yeni bir temeli kurgulamak ve insanlığa son darbeyi vurmak için hazırlandığını unutmamalıyız. İnsanlık şimdilik tarihini kaybetmiştir. Fakat bu son darbe onu “tarih dışı” kılma darbesi olacaktır; kusursuz bir köleleştirme. Demek ki anti-Foundationist söylemlerin ardında yeni bir Essentializme ( bir temel prensibin zorunlu olarak bazı diğer prensipleri kabule zorlaması durumu ) gelecektir. Ancak bu gidişle bu temeller bizim temellerimiz olamayacaktır. Peter Drucker, 1965–1973 arası bir tarihte, bir sınır çizgisini aştık ve önümüzdeki yüzyıla girdik. Politikayı, bir iki yüzyıl biçimlendirmiş olan inançları, taahhütleri ve bağlantıları geride bıraktık. Üzerinde bize rehberlik edebilecek tanıdık sınır taşlarının pek az olduğu bir siyasi terra incognita ( henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen topraklar ) dayız." diyor. Bu keşfedilmemiş topraklar bize ait değiller. Ve biz bu topraklara adım attığımızdan beri, ait olmadığımız toprakların sebep olduğu bir yabancılaşma yaşıyoruz. Bu topraklar belli çevrelerce “vaad edilmiş topraklar” olarak görülmek isteniyor. Ancak bu toprakların vaadi insanlığın varlığı ile bağdaşmıyor. Modern yıkanmış kafa, Terra Incognitanın Cristoph Colomb’un terra incognita'sı olduğu ümidini taşıyor. Colomb’un bu yeni topraklardaki katliamlarının kendi katliamının habercisi olduğuna aldırmadan umuyor bunu. Kimileri ise Altın Çağın geldiğini umuyorlar. Bu elbette ki hoş bir ümit. Fakat bu çağın, ruhun yağmalanmasının akabinde bir sefalet çağına dönüşmesi pek olası. Hatta son darbeye karşı son direniş gerçekleşmezse toptan bir yıkım çağı olacak bu çağ. Keşfedilmemiş topraklara çıktığımız doğru. Fakat birileri bu toprakların efendisi ile anlaştı ve bu efendiye yanlarında getirdikleri insanlığı sundu ( bu birilerine birkaç örnek; göbekli sermayedarlar, para babaları, medya patronları ve New Age akımını başlatan modern mistikler ) İşte o andan itibaren Drucker’in bahsettiği topraklarda bir tarihi değişim ya da tarihin değişimi yaşandı.



Hiç yorum yok: