Fukuyama'nın Serabı, Camus'un Vicdanı



Fukuyama gibi şen bir haberin büyüsüne kapılmışçasına tarihin sonunu ilan eden müjde kervanın gördüğü serabı anlamakla birlikte-zira bu kervanın serabı dünyayı yalnızca kendi göbeğinden yönetmek isteyen göbekli kodamanların çölleştirdikleri dünyada gördükleri serab ile aynıdır- tarihin sonundan değil ama insanlık tarihinin sonundan bahsedilebileceğini söylemiştik. Bu ise Fukuyama’nın müjdeyle duyurduğu bu haberin aslında kara haberin kendisi olduğunu söylemekti. Fukuyama tatlı serabını, acı bir dünyanın zeminini hazırlayan çağın kodamanlarının dizi dibinden görüyor. Ama ne yazık ki sadece o kodamanları da etkisi altına almış kavurucu çölün sözcülüğünü yapıyor.

Dünya hiç değişmedi diyenlerin teskin edici iyimserliğine katılmıyorsak, felaket telalığı yapmaktan başka elimizde bir şey kalıyor mu? İnsanlık tarihinin sonundan bahsediyorsak, bunu kavramış zihniyet neden olağanca sakinliği ile günlük yaşantısını sürdürebiliyor? Genelde karşımıza çıkan eleştiriler bunlardır ve şimdiki yazım bu eleştirilere cevap vermenin aracı olacaktır.

Dünya hiç değişmedi diyenlerin söylemek istediği şey nedir? Bu fikirlerini ifade edenler, insanoğlunun yüzyıllardır benzer acılar, mutluluklar, coşkular, zaferler ve yenilgiler içerisinde gidip geldiğini ve yeryüzünde insan yaşamı devam ettikçe değişen koşullara rağmen yine benzer acıların tekrarlanıp durduğunu savunurlar. Evet, doğrudur bu. Çağlar geçse de insanoğlu benzer acılar yaşar fakat modern uygarlık bu acılar arasındaki benzerliği bıçakla yarmışçasına keskin bir biçimde ayrılığa dönüştürmüş ve her insan kendi adasındaki hür ama aynı zamanda deniz aşırı yolculuklarla diğer adalara ulaşamayacak bir biçimde yüzmeden yoksun vaziyetiyle kendi hürlüğüne mahkûm edilmiştir. İnsanlık tarihinin yitmesi demek, insanın hislerinin kıyılması ve aslında her yüzyılda benzer olan bu hislerden azami derecede yoksun bırakılarak, en asgari hislerle baş başa olması demektir. Elbette ki bu insan da ızdırap duyar, bu insan da haz alır, ama en asgari ve numunelik biçimleriyle.

Peki, insanlık tarihinde hiç mi çağımızdakine benzer his kıyımları, vicdan ölümleri meydana gelmedi?

Ünlü doğa bilimcisi Romalı Plinius kendi çağının düşkünlüğünü ifade etmek için; “sokağa çıkalım diye başkasının ayaklarını, etrafımızı seyredelim diye başkasının gözlerini, insanları selamlayalım diye başkasının hafızasını kullanıyoruz. Var olmak için başka birine muhtacız ve kendimize sakladığımız tek şey hazlarımız” demişti. Evet, Romalı Plinus zamanında da insanlık sıkıntılar içerisine düşüyordu. Ne var ki Romalı Plinus bu sözleri, kölelerin Roma toplumundaki etkinliğine gönderme yapmak için sarf etmişti. O zamanlar başkalarına emanet edilen bütün insani özellikler yine de bizim çağımızda olduğu kadar dar boğaza sokmuyordu insanlığı. Çünkü eninde sonunda kime emanet ediliyordu bu insani özellikler; konumu ister rahip, ister köle, ister komutan, ister paşa, ister kral, ister burjuva, ister ploreterya olsun, bu konumların nazarında yine başka bir insana. Her ne kadar Romalıların ataları ‘magna civitas, magna solituo’[1]demiş olsa da, şehirleşmenin bu derece insan ruhunu darmadağın edici bir mahiyeti de yoktu o zamanlar. Oysa şimdi insanlığımızı- hem de biyolojik ve psikolojik varlığımızı başka çağlarda hiç olmadığı kadar tehdit ettikleri halde-teknolojiye ve makinelere emanet ediyoruz.

Anlıyoruz ki insanlık her zaman için kendi yeteneklerinin, kendi hislerinin, kendi düşüncelerinin seyrinden, kısaca kendi özünden uzaklaştığı dar boğazlara girmiştir. Vahşetlere kucak açmış, yakmış yağmalamıştır da. Kabul etmek gerekli ki gerçekleştirdiği bütün canavarlıklar da insana dairdir. Fakat insan robotlaştıkça, hissi olarak yoksullaştırıldıkça, kendini ifade edemedikçe, kendi derininden uzaklaştıkça sığlığında boğulur. Bu sığlık onun vahşetinin kaynağıdır. Evet, insan ürünüdür ama hislerini anlamlandırabilmiş bir insanın değil, kendi özüne yabancılaşmış bir insanın, anlamsızlıktan duyduğu ızdırapla yüreğinin katılaştığı anların ürünüdür. Şimdiyse insanın zaman zaman daldığı en vahşi ve en zalimane çukurların, onun yuvasına dönüşmesi için var olan en büyük yürek katılaştırma projesinin kobayları olarak yaşıyoruz. Üzerimizde yapılan bu deney, bizi meleki bir varlığa dönüştürecek olsa bile, kendimizin hür iradesinin sonucu olmayan otomatik hareketlerle bizi robotlaştırıyor.

Bu öyle robotik bir iktidar biçimidir ki, onun varlığı sadece insan varlığına değil, yeryüzündeki canlı yaşamına da büyük bir tehdittir. Şimdiye kadarki bütün iktidar biçimlerinin tahakküme yatkın zorba bir yan barındırdığı doğruysa da, mevcut iktidarın şimdiye değin hiç görülmemiş bir kapsayıcılıkla geniş çaplı bir canlı kıyıcılığına giriştiğini görünce, bu iktidarın arkasındaki gücü merak etmeden duramıyorum. Bana öyle geliyor ki modern iktidarın kaynağı, hiç de sadece sıradan iktidar kiplerinin bir araya gelmesinden oluşmuş karmaşık bir ağdan ibaret değil. İnsan yaşamını iliklerine kadar denetlemeye bu derece hevesli olmuş, hevesli olduğu ölçüde bunu bu derece başarıyla gerçekleştirebilmiş bir iktidarın artık tamamı ile insani bir takım emellerin ve durumların karmaşık ilişkilerinden doğan alışıldık bir iktidar türü olduğunu düşünmüyorum. Bu bakımdan mevcut iktidar biçimi, süregelen iktidarlara gösterilen tepkilerle yumuşatılıp insanileştirilecek kadar insani olmadığı için, şimdiye değin herhangi bir iktidar yapısına karşı gerçekleştirilmiş eylemlerle kontrol edilemez. Karşımızdaki iktidar makinelerin iktidarıdır ve bunun bilinci ölçüsünde ona karşı bir direniş söz konusu olabilir.

Bu durumda iktidarın kaynağı değil mahiyeti önemlidir diyen Foucault’un yönteminden yola çıksak da, gördüğümüz mahiyetten dehşete düşüp kaynağın da izini sürmeden edemedik ve bütün insani ilişkileri darmadağın eden bir iktidar biçimine ulaştık: özel anlamda ‘makinelerin’, genel anlamda ‘insanların ürettiklerinin iktidarı’.

Yeryüzünde ilk defa ortaya çıkan ve dünyayı topyekûn kuşatan bu küresel iktidar türüne karşı nasıl bir direniş gerçekleşmelidir? Bu soruya verilecek cevap, bizim neden olağanca sakinliğimiz içerisinde yaşantımızı sürdürebildiğimizin de açıklaması olacaktır.

Eğer bilgi bizi daha fazla insan kılmıyorsa hiçbir anlama sahip değildir. Aslında anahtar cümlem budur. Makinelerin çalışma biçimi aklıma geldikçe ister istemez zaman zaman birbirleri yerine de kullanılan şu kelimeler zihnimde beliriyor; kollektivizim, toptancılık, seri üretim, standardizasyon. İnsan hayatının bunlara benzediği ölçüde mekanikleşeceği ortadadır. Hangi kamptan gelirse gelsin bu kavramları ilke haline getiren bakış açılarıyla mücadele edilmelidir. Bir takım kurnazların bu kavramları çeşitli bahanelerle yutturmaya çalıştıklarını da gördük ama adalet, iyilik ve sorumluluk gibi faziletlerin hiçbir zaman yukarıdaki kavramlarla birlikte iş göremeyeceği açık.

Oysa şimdiye değin makine ahlakının düsturlarıyla yargıladık, makine ahlakının kaideleriyle yaşadık ve belki de sırf bu yüzden şimdi makinelerin kurbanları olduk. Hatta makineleri ortaya çıkaran ve daha sonra onların en özgün yanlarından olacak standardizasyon ve toptancılık fikirlerini modernizm öncesi çağlarda da taşımış olmamızdan ötürü içerisine düştüğümüz insanlık ayıpları, şimdiki ahlaki sakatlığımızın özneleri arasındadır. Eğer insan toptancı bir zihniyete sahip olmasaydı, bugün o vahim yanlışı yapıp kendi iktidarını farkına varmadan makinelere kaptırmayacaktı. O zaman bizi son derece tehlikeli bir noktaya getirmiş eski toptancı zihniyet ile devrim yapmanın, bir zümre uğuruna başka bir zümreyi katletmenin manası nedir?

Topyekûn temizlik saplantısıyla gerçekleştirdiğimiz zulümleri ne çabuk unuttuk ve makine zaferlerinin de aynı şeyi yaparak insanlığımızı katlettiğini ne zaman fark edeceğiz?

Eğer zihin her şeye rağmen bir takım durumları kendi için aşağısı ya da düştüğü yer olarak görüyorsa, aslında ne aşağısı ne de yukarısı olmayan bir hakikatin kendisi olduğunu benim gibi unutup duruyorsa, kendi aydınlığının karanlığından güç alarak doğduğunu kavrayamıyorsa, ötekini de içselleştiremiyor demektir. Oysa öteki odur. Öteki, onun ötekileştirdiği, yabancılaştırdığı, kendi var oluşundan sürgün ettiği, görmek istemediği ve kaçtığı her şeydir. Öteki ben olmadan insanın selameti, yabancılaştığımız ve belki de yadsıdığımız ötekinin elinde, hem keskin sınırlarla belirlediğimiz BİZE hem de ONLARA uzaklardan bakmaya devam edecektir. Ötekine uzanan elimiz selametimizdir.

Bana gelince; bütün sömürü biçimini bildiğim halde, bu sömürüye inat kendi hayatımı yaşıyorum. O hayatı topluma, iktidara, devlete rağmen öyle ya da böyle yaşıyorum. Kendim olmadan hiç kimse adına hiçbir şey olamayacağımı düşünüyorum. Çünkü Kendim olmadan zaten feda edebileceğim bir şey yoktur. Ve Albert Camus’un kendi olma adına sadık kaldığı şu vicdanın sesini ben de kendi içimde duydum:

“Bir güzellik var ve bir de aşağılananlar. Bu ne denli zor olsa da ben ne birincisine ne de ötekine vefasız olmak istemem.”

[1] Büyük kent, büyük yalnızlık










Hiç yorum yok: