Çölde Devinenler

Çölde Devinenler

1

Zygmunt Bauman’ın Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları kitabında ‘ Turistler ve aylaklar: postmodernliğin kahramanları ve kurbanları’ bölümünü okuduğumda yukarıdaki başlık altında bir yazı yazmaktan önce çekinmiş olduğumu itiraf etmeliyim.  Fakat yine de içimde onun yazdıklarına rağmen sönmemiş bir ateş vardı ve bu ateşin karşılığı değerlendirmelerini genellikle ciddiye aldığım bu batılı entelektüelin değerlendirmesi içerisinde yer almıyordu. Oysa temel gerçeği göz ardı ediyordum: Bauman batılıydı. Batının arızalarını ve mana iklimini çok iyi biliyordu ama-bir Yahudi olmasına rağmen- doğuya hâkim değildi.  Bir başka yönü de, onun genel olarak modernizmin ve postmodernizmin meydana getirdiği değişimi irdeleyen tutumudur. O, çok zaman hastalığa teşhis koyan fakat onu (postmodern tutuma uygun bir biçimde) tedavi etmekten kaçınan bir hekim edasıyla çalışmıştır. Haksızlığa yol açmak istemem; teşhis tedavinin (en az) yarısıdır.

Parçalanmış Hayat adlı kitabında, metafor olarak egosuna uygun bir konuma gelmek için her türlü hileyi de olağan kabul eden oyuncudan ve saflık, iyilikseverlik maskeleriyle geçici mekanlarda yüzeysel cenneti yaratır ve taşır gibi koşturan- ve genellikle alışveriş merkezlerindeki insanların haletiruhiyesine tekabül eden- bir gezinenden de bahsetmiş olmasına rağmen Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları kitabında turistler ve hacılar arasında sıkışan dünyaya çarpıcı bir şekilde eklediği sadece aylaklardı.  Aylaklar, mekânları tüketerek en yüzeysel iç varlıklarını (nefslerini) sadece eğlendiren turistler ve hedefleri manevi kalbin attığı cismani bir mekânda sona eren ama Bauman’ın işaret ettiği üzere hac yolculukları asla bitmeyen hacıların hareketinden, deviniminden uzakta, herhangi bir devinimi varlıklarının merkezine yerleştirmemiş olmalarına rağmen, devinmeye, hareket etmeye mecbur kalmış garibanlardı. Aslında kök salmak istiyorlardı. Ancak kök salıp sabit kalabilecekleri toprak parçaları( ya da paraları) olmadığı için zorunlu olarak dolaşıyorlardı.  Bauman’ın ifadesiyle ‘Aylaklar, kendisini turistlerin hizmetine adamış dünyanın çöpleri’ ydiler ve ‘dünyayı çekilmez derece dışlayıcı’ buluyorlardı.

Bauman’ın turistleri, hacıları ve aylakları modern dünyanın metaforlarıdır.  Bunların hem somutlaşmış halleri,  hem de soyut manaları dünyanın bütün insanları üzerinde kendisini göstermektedir.  Turistler zenginliği, bolluğu, parayı temsil etmektedirler. Çünkü özgürdürler. Özgürlük piramidinin (!) en tepesindedirler.  Modern toplumda devinimin öncüsü ve ölçüsü para olduğuna göre de turistlerin özgürlük imkânlarıyla, aylakların özgürlüğünü kısıtlayan imkânsızlıklar parayla ilişkilidir. Hacılara gelince, bunlar da turistler ve aylaklar arasına serpiştirilip yok olmuşa benziyorlar. Eğer aradan sıyrılabilenler mevcutsa da kalanlar turistler ve aylaklar arasındaki gerilime taraf olmadan uzun süre ayakta kalamayacak kadar güçsüz ( işte bunlar kendilerini hacı zanneden hacı adaylarıdır) ya da en azından azınlıkta gözükmektedirler.

Gerek modern dünyada olsun, gerek eski çağlarda, hacılar her zaman azınlıktaydı. Hacılığı mecazi anlamı haricinde ele aldığımızda, yüzyılımızın (özellikle İslam açısından) hacı sayısında patlamalara yol açabilecek kadar yolculuk imkanlarının iyileştirdiği bir yüzyıl olduğunu söylemeden geçmeyeceğim elbette.  Ancak, hacca gitmek ile ömür boyu hacı olmak durumu arasındaki farka da işaret etmeden geçmeyelim.  Günümüzde yolculuğun gözle görülür biçimde konforlu hale gelmiş olması, hac mekânına ulaşabilenlerin sayısını muazzam biçimde arttırmış olabilir. Bununla birlikte, hac bilincini hayatına nakşedenlerin sayısında aynı ölçüde bir patlamanın yaşadığını söylemeyi bir kenara bırakın, tam tersine hacılığın gerçek manasından git gide uzaklaşarak, ya aylaklığı maskeleyen bir söylemler dizisine ya da turistliğe evirildiğini gözlemliyoruz.

Bauman’a göre modernizm, değişmez ve katı bilimsel değerlerin sunumunu yaparken, hacının idealist tutumunu yansıtıyordu. Bauman, hacının mecazi olarak postmodern dönem öncesinde, modernizmin vaat ettiği projeye daha uygun bir var oluş biçimini sergilediğini ifade ediyor:

“Nasıl ki hacı kavramı, kafa patlatıcı kimlik inşası işine takan modern yaşam stratejisini örnekleyen en uygun alegoridir, işte bağlanma ve sabitlenme korkusu ile güdülenen postmodern stratejinin en uygun metaforunun da gezinen (stroller), aylak (vagabond), turist ve oyuncunun ortak yapımı olduğuna inanıyorum.” (Zygmunt Bauman, Parçalanmış Hayat,  Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001 s.124-125 )

2

Bauman’ın gerçekten de haklı olduğu nokta, dünyanın isabetli biçimde kurgulayıp dile getirdiği iki metafor (turist ve aylak) arasında kutuplaşmış olduğudur.  Ve hareket neredeyse kaçınılmaz bir hal almıştır. Postmodern dünyada sabit kalmaya, nihai bir biçimde kök salmaya yer yoktur. Dünya çöle dönüştü[rüldü]ğü için, kökler de dayanıksızdır.

Böyle bir dünyada seraplar olağanlaşır, gerçeğin yerini alır. Kervanlar suyu bulmak için vahaları dolaşırlar. Ne olursa olsun vahaya da yerleşilemez. Hem suyu belli bir dönem içerisinde buharlaşabilir, hem de çöl fırtınası vahayı yutabilir.

Ancak bu çöl dünyasında Bauman’ın gözden kaçırdığı birkaç husus olduğunu düşünüyorum: Bana kalırsa, turist ile aylak arasındaki geçirgenlik gün geçtikçe artmaktadır. Böylece yeni bir figür karşımıza çıkmaktadır: ‘Turist aylak’. Bu figürü açıklama çabasına girişmeden evvel geleneksel olarak turist ve aylak arasındaki kutuplaşmanın şimdiye değin nelerden kaynaklandığını da görmek gereklidir.

3

Gezginliğin her halükarda kimi devinicinin farkında olmadan, keyif alır gibi görünmesine rağmen, toplumsal ilişkilerdeki yüzeyselliği arttırması ve insanın kendi kendisine tahammül edebilme gücünü azaltması bakımından lanete dönüştüğü yüzyılımızda, devinime ilkesel bir amaç kazandıracak, onu başıboşluğundan çıkarıp, bir su değirmeninin çarkı gibi, insanlığı besleyecek temel gıdanın işlendiği şekle uydurmak, zorunluluk değildir belki ama insan doğasında belirdiğinde adeta mucizevî baharlar meydana getirebilen merhamet ve şefkatten kaynaklanan bir özlemdir artık.

Hacı adaylarına gelince; bunlar kendi kimliklerini inşa ettiklerini düşünebilirler. Ancak koruyabilmekte midirler? Ben hacılıkla modernlerin kimlik ustalarını işaret etmekten yana değilim. Bana kalırsa Bauman’ın söylemiyle;  ‘kafa patlatıcı kimlik inşası işine takan modern yaşam stratejisi’ kendisini hac kavramında değil, çoğunlukla aylakların başvurduğu ‘hacı adaylığı’ sürecinde buluyor.  Genellikle de ‘hacı adaylığı’ süreci, hacılık olarak algılanıyor.  Modern proje, insanın içsel değerlerini temsil eden haccı, kendi usulünce inşa etmeye kalktığı için, kendisine bulduğu yeni hac merkezleriyle kutsiyet de kazanmak istedi.  Ancak ne bu hacı adayları gerçekten hacı olabildiler, ne de modernzimin belirlediği hac merkezleri –mesela bilimin yanılmazlığı gibi doktrinler-gerçek anlamda ruhsal dönüşüme yol açabildiler.

Birçok hacı adayının modern çelişkisi, kimlik inşasını tamamladığını düşündüğü noktaya geldikten sonra (yani haccın en dışsal gereklerini meydana getirir getirmez) kimliğini başka kimlikler üzerinde tahakküm aracı olarak kullanmaya başlarken- tam da buna başladığı için- çoğunlukla daha sarsıcı biçimde kaybettiğini fark etmemesidir. Aslında o, sadece aday olarak kalıvermesine rağmen, kendi gözünde elde ettiği hacılığı ile çoğunlukla aylaklığının getireceği negatif etkileri silmek için kalkan oluşturmuş bir ‘kendini bilmez’dir. Bazı aylaklar ömürleri boyunca aylak olduklarının farkında olamayacaklardır. Bunların imdadına yetişen kavram da,  kendi konumlarını tamamen- bazen kendilerinden de- gizleyebilecek nitelikteki hacılık konumunun söylemleriyle hareket etmeleridir. Böylece hac yolculuğuna çıkanlar arasında, hacılığa özgü alametleri kullanarak kutsal topraklara girme çabası içerisinde olan aylakların sayısı hayli kalabalıktır. Bunların görünürde hacının kendisine koyduğu –dışta apaçık görünen, kabuktaki-hedeflerine ulaşmış olmaları, kendilerinde asıl eksikliklerini kapadıkları yönünde kanaate yol açar. Aslında hacının içsel iklimini barındıramazlar.

Bence, şimdiye değin aylakların en büyük stratejisi, hem hayatları boyunca zorunlu olarak hareket etmekten bıktıkları için olmak istemedikleri, hem yaşam biçimleri nedeniyle maddi anlamda turiste evirilebilecekleri kapasiteyi elde edebileceklerine olan inançları yittiğinden, hem de turistler tarafından haksızca sömürüldüklerini çok iyi bildiklerinden hacılığa özenmek idi.  Çünkü hac kavramı, onların kovulmuşluğuna, kimsesizliğine, yitikliğine dayanabilecekleri gücü veriyordu;  yaşam boyu karşılaşacakları maddi ve manevi horlanmalara katlanmalarını sağlayacak söylemi ellerine veriyordu.  Aylaklar, kabarık hac kafilesi içerisinde çok az bir kısmı hacı olabilecek insanların yolundan hacının alametleriyle giderek, kutsal sığınaklarına sırf hacı olmaya namzet olmalarıyla kavuşurlar. Bu kavuşmalarıyla sığınaklarında turistler karşısında daha onurlu pozisyon alarak onlarla daha çetin mücadeleye girişebilirler. Fakat bunlar gerçekte hacı olmadıklarından ötürü kolayca yollarını şaşırırlar ve turistlerle olan mücadelelerinde dahi turistlere özgü alametleri kendilerine hak sayarak kullanmaktan çekinmezler. Kimi zaman da hacı kimliği altında turistleşirler.

Kapitalist dünya karşısında tavır sergileyen sol fraksiyonlar ile dinsel nitelikteki cemaatlerin, tarikatların, ‘bilim insanlarının’, siyasi hareketlerin başarısızlıklarının sebeplerini anlayabiliyoruz. Onlar, zemini kum, suları az, iklimi yakıcı, gecesi dondurucu çölde, kök salmak isterlerken temel yanılgılarını da ortaya koymaktadırlar. Aksini söyleyip dursalar da, eylemleri göstermektedir ki çölden ayrılmak gibi niyetleri yoktur.  Hayallerinde onu süslerler, medenileştirirler, o kadar.  Çünkü burada doğmuşlardır. Yuvaları burasıdır. Başka diyar tanımazlar. Tanımaya da istekli değillerdir. Başka bir diyarda öleceklerini, yok olacaklarını düşünürler.

Aslında aylaklar bu çölde yuva özlemi içerisinde olmaktan başka haslet çekmeyen garibanlardır. Her ne kadar tam tersi görüntüler ve söylemlerle karşımıza çıkıyor olsalar da çölün kendisine itiraz etmezler. Zira mağduriyetlerinden inşa etmeye koyuldukları kimliklerinin gücü bu çöl ile beslenir. Tahayyülleri de çölün tahayyül ettirebileceklerinden ibarettir. Eğer mağduriyetlerinden önemli bir statü elde edebilmişler ise taahkümleri de çöl ile beslenir. Yine de bunlar temelde bıkkındırlar. Pek azı bu bıkkınlığı yener.  Çoğunlukla develeri olmadığı için, uzun mesafeleri almaktan hazzetmeyen ama susuzluklarını gidermek adına zorunlu olarak hareket eden kişilerdir. Genellikle kervanlara eklemlenirler. Düşük ücret karşılığı iş görürler. Asla sahip olamayacaklarını düşünerek kervanları güderlerken, çeşitli vahalara uğrayarak susuzluklarını giderirler. Bazen kervandan kovulurlar.  O zaman hayatta kalmak için başka bir kervan aramak zorunda kalacaklardır. Bazılarının develeri de vardır. Ama bu develer de turistlerin kervanlarına eklemlenir.  Aylaklar çoğunlukla şehre özlemli bedevileri andırırlar. Çadırda yaşarlar, istemedikleri halde zorunlu olarak yer değiştirirler, çölün kenarındaki şehirlere gidip gelirler, orasını gördükçe kendi hayatlarına lanet ederler.  Öbür taraftan şehirli çöl sakinleri onların yaşam biçimine macera gözüyle bakar. Turist olarak onların arasına karışır, onlarla birlikte yer içer, ama gezilerini istedikleri zaman sonlandırıp, şehirlerine geri dönerler.

Aylakların önemli bir kısmı – onda kök salabilecekleri sabit bir noktanın(bir yurdun, bir meskenin) var olduğunu da görüp- içten içe turist olmaya özense de, turistler sahip oldukları yuvalarını otel gibi kullanırlar. Turistler istedikleri zaman mola verebilen özgür ‘gezerlerdir’. Seyahatlerini can sıkıntısından yaparlar. Ancak bıkkınlıklarının temelinde hareket etmek değil, durağan kalmak vardır. Evleri bu yüzden otellerdir. Şehirlerde kendilerine ait olarak kullandıkları meskenleri olsa da, çölün kum fırtınaları bu meskenleri de içine alır almaz, zorunluluktan değil ama evde fırtınanın geçip gitmesini bekleyecek sabırdan yoksun oldukları için eğlencelerini perçinleyebilecekleri mekânlar aramaya çıkarlar. Kimileyin fırtınalardan da hoşlanırlar; eğer fırtına öncesi konakladıkları mekândan yeterince keyif alamadıklarını düşünmüşlerse. Dışarıdaki manzarada- yani çölde- farklılık arz edecek pek bir şey gerçekleşmezken bunların en büyük eğlencesi, yaz kış değişmeyen manzaralarına renk katacak herhangi bir olayın meydana gelmesidir. Bu olay, canilikle de ilişkili olabilir. Turist için önemli olan- kendi güvenliği sağlanabilmişse- olayın meydana getireceği haz ve kendinden geçme halidir. Tüketeceği yeni bir mekân, yeni bir zaman dilimi için dolaşır o. Hayatı sıkıcı bulduğu için dolaşır.

Esaslı hacı adayı (çok kısa zaman sonra hacıya dönüşebilecek olan kişi)  da bu çölden geçmektedir.  Şehri, kum tepelerini, vadileri aşar. Görünürde çölle ilgilidir. Ancak zihninde çöl yoktur. Çöl onun için ne bir yuvadır ne de dışsal olarak dönüştürüp yöneteceği bir mesken. O sadece aşılması gerektiği için vardır. Yolunun üzerinde bir güzergâhtır. Esaslı bir hacı adayı, haccına engel olacak çöl için pratik çözümler üretir. Bunlar asla nihai çözümler değildir. Anlıktırlar, esaslı hacı adayı ve hacı hedefin önüne o an için çıkan zorluklara karşı o an için başvurulması gereken çareler ve alınması gereken tedbirlerle yolunda yürür. Hacı olmaya namzet bir aylak eğer haccın içsel özelliklerinden bihaber ise, esaslı hacı adayının o an için yoluna çıkan engeller karşısında başvurduğu çare ve aldığı tedbirleri mutlak olarak kabul edip, hayatının her döneminde karşısına çıkan her türden probleme cevap olarak sunmaya başlayacaktır.

Hacı da çölde doğmuş olabilir. Hacı da çölde dolanıyor olabilir. Hacı şehirde de oturuyor olabilir. Ancak hacı –öyle gözükse de-çöl ile ilgili değildir. Onu diğerlerinden kesin olarak ayıran şey de budur. O, kendi iklimini yaşar. Dışarıdaki iklimin etkilerine mutlak anlamda tabi olmaz. Onları ancak haccına engel oldukları zaman ciddiye almıştır.

Fakat hacı öteki karşısında duyarlıdır. Hac yolunu kolaylaştırmak için –ancak kısmi olarak-çölle ilgilenir. Başka hacı adaylarının hacı olabilmesi için yolu imar etmeye koyulur. Su kemerleri yapmaya çalışır... Ama tüm bunları yaparken ilgisinin merkezinde çöl yoktur. Esasında bu çöl aşılmalıdır.

4

Şimdiye kadar Bauman’ın bize modern dünyayı daha canlı betimlemek adına armağan ettiği ve zaman zaman onları Bauman’ın tasvirleriyle uyuşur fakat zaman zaman da onun tasvirlerinden farklı biçimde ele aldığım figürler arasında hacı figürünün, modernizmle giderek daha fazla erozyona uğrayan değerlerin yitimiyle çölleşmeye başlayan ‘modern dış dünyanın’ içinden doğmayan, modernlik dışı iki figürden biri olduğunu söyleyebiliriz.  Bir diğer figür de aylaklardır. Aylaklar kadim zamanlardan beri –iklimlerini kaybetmiş insanlar, dilenciler, köleler, mecazi anlamda çöl sakinleri olarak- biliniyor ve genellikle nefretleri üzerlerine çekiyor olsalar da modern zamanlardaki kadar çeşitlenip, çoğalıp, dünyaya damgalarını vurma kapasitelerini bu kadar belirgin bir biçimde ortaya koymamışlardı. Modern proje ve şimdiki postmodern zemin onların hayatlarını temelden iyileştirmekten çok çeşitlendirmişe benziyor ve aylakların oyalanabilecekleri, oyalanırken de kendi durumlarına eskisinden daha az itiraz edebilecekleri zemin gayet akıllıca kurgulanmışa benziyor. Aylakların aylaklıkları giderilmiş değil, iyileştirilmiştir. O da her yerde değil. 

Ancak bu iyileştirmeden bana kalırsa yeni bir figür de doğuvermiştir: ‘ Turist aylak’

Sanayi devriminden günümüze değin süregelen işçi patlamasıyla birlikte, işsizlik patlamaları da meydana gelmiştir. Sistemin kaygısı ikinci patlamada artar. Öyle ki, eğlence ve konfor araçlarındaki artış, sağlık araçlarındaki artışın gerisinde kalır. Bu artışa rakip olabilecek tek unsur da savaş sanayisi ile ilintilidir. Sanayi devriminin başlarında ve yirminci yüzyılın ortalarına kadar gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler nazarında nüfus artışı hayati ve zaruri olarak görülüyordu. Ancak günümüzde nüfusun üretim kapasitesini arttırmak amacıyla zaruri görüldüğü dönemin kapıları kapanıyor gibidir. Makineler gün geçtikçe daha fazla gelişirken, insan gücüne daha dolaylı ve az bir ihtiyaç duyuluyor. Günümüzde nüfus artışı hala önemli bulunuyorsa bunun sebebi üretim ve tüketim dengesiyle ilgili, ticaret ile ilgili değildir artık. Zira tekelleşme olgunluk çağını yaşamaktadır. Ticareti döndürmek için büyük insan kaynaklarına gerek yoktur. Oranı sabitlenmiş bir azınlık ekonomiyi döndürmek için yeterliyken ve her ülkedeki varsıllar başka diyarlarda konfor sahibi olmak için turist moduna sokulmuşken, artık bir zenginin birden fazla ülkede evleri, birden fazla ülkede zevkleri varken, farklı farklı ülkelerde kendi ekonomisini ayakta tutmak için çabalayan ‘aylak’ insanların uğraşına eskisinden çok daha az ihtiyaç kalmıştır. Bunlar artık ekonominin öznesi değillerdir. Tekeller projelerinde başarılı olursa, gün gelecek belki de nesnesi dahi sayılmayacaklardır. Ancak bunların şimdilik varlıklarını gerekli kılan şey savaş tehdidi karşısında olası iş gücü ihtiyacıdır.

Yine de bu gerçeği kurbanlarının gözünden gizlemek gereklidir.  Her ne kadar iş gücünde kendilerine eskisi kadar ihtiyaç duyulmasa da ‘göstermelik’ bir işgücünde istihdam edilmelidirler. Bir gün asıl vazifelerini görecekleri umuduyla keyifleri sağlanmalıdır. Böylece aylaklıkları çeşitlendirilir. Bu çeşitlilik arasında ‘Turist aylak’ figürü de ortaya çıkar. 

Turist aylak, kendi aylaklığını unutacağı anların bilinçli olarak iktidar tarafından üretilmesiyle kendisini turist gibi hisseden varlığın metaforudur. Gelişmiş ülkelerde daha çok görülen bir figürdür. Kendi halinden memnun kalabilmesi için, kendisine kendisinden daha düşkün aylakların diyarında maddi imkânlarıyla keyif alması sağlanan kişidir.  İş gücünün daha ucuz, insan canının daha kıymetsiz olduğu bölgelere yaptığı gezilerle kendisini değerli hisseden figürdür.

“Peki,  üretim araçlarını tekellerinde bulunduran insanlar mükemmel bir organizasyonla ekonomiyi kendi ellerinde döndürebiliyorlarken, bu savaş ne için çıksın?” diye sorulabilir.

Cevabımız da şöyle olacaktır: Parayı ellerinde bulunduranların da kendi aralarında rekabet içerisinde olduklarını unutmamak gerekir. Onlar sonsuza dek birbirlerinden emin mutabıklar değillerdir. Onları şimdi bulundukları konuma getiren şey hırslarıydı. Ellerindeki parayı toplumların refahı için harcamaktan sakınmalarının altında da bencillikleri ve ihtirasları yatar. Böyleyken, ihtirasları anlaşmalarını aşabilir ve kendi sermayelerini büyütmek, egemenlik alanlarını genişletmek amacıyla birbirlerine yapacakları hamlelerin acımasızlığı yeni savaşların tohumunu atabilir ki atmaktadır da. Öte yandan kendilerini hala kodaman şirketlerin egemenliğine bırakmak istemeyen ve henüz fosilleşmemiş devletler varken barıştan söz etmek güçleşir.

İster öyle ister böyle, kodamanca zenginliğin insanın insancıl yanlarını yok edecek bir etkisi olduğunu da söylemeliyiz.  Ellerindeki parayla bedeni her türlü hazzı tadabilen ancak manevi hasletlerden yoksun, bu yüzden de toplumun refahını düşünmeyen bir insan, en sonunda bedensel hazlarının en tepesinde maddi olabilecek başka tür hazlarla karşılaşmayı yeğler: Bunlar sapkın hazlardır. Bedenle ilintilidirler ama hazlarını başkasının yıkımında görürler. 

Bu arada Bauman’ın bahsetmediği bir figür daha var; Hacılar ve aylaklar kadar eski bir figür; Seyyahlar.

5

Nasıl ki aylakların kayda değer bir kısmı aylaklıklarını gizlemek adına hacılık iddiasında bulunuyorsa, turistler de modern seyyahlar olarak anılmaya talip görünüyorlar.

Fakat seyyahlar ile turistler arasındaki fark muazzamdır.

Turist, mekânları ‘kendi iman ettiği gerçekte’ gezdiği anda ziyaret etmemektedir. Onun yaptığı şey mekânları koleksiyonuna katmaktır.  Bir arkadaşım Çinli turiste sorar: “Buraları beğendiniz mi?” Turistin cevabı manidardır: “Bilmem, döndüğümde çektiğim fotoğraflara bakıp karar vereceğim.”

Fotoğraftaki şey, gerçekteki şeyin önüne geçmiştir. Turist gezisinde iki ana hedef vardır: eğlenceyle oyalanmak (bu en keyif verici beslenme biçimidir) ve kendini pazarlayabilmek. Fotoğraf bunun somut kanıtı olabilirse, gezintimizi olumlu addedebiliriz. Turist’in gezi hafızası, turist figürü neredeyse tamamıyla başkasına da beğenilmek adına kendine odaklandığından, yüksek deneyimlerden, yoğun hallerden, derin ilişkilerden bihaber, kolayca unutkanlığa gebe olduğu için, -yani yüzeyselliği sebebiyle-  gezinin kıymetini de ancak ve ancak fotoğrafla delillendirerek algılayabilir.

Turist figürünün şahsında hakikatin el değiştirme ve ikinci el olma haliyle karşı karşıyayız. Bir şeyin ister kendimize ister başkasına pazarlanabildiği ama özellikle başkalarına da beğendirilebildiği ölçüde değerli addedildiği reklam çağında, turistin ‘en gerçekçi’ cevabıdır bu. Reklamlar pazarladıkları nesnelerin önüne geçip özneleşmişlerken, bu reklamların güdümünde gezintiye çıkan turist figüründen daha başka nasıl bir cevap bekleyebilirdik?

Ya seyyah? Seyyah bütün bunların zıddına düşer.

6

Seyyah, maddenin arkasında maddeden daha büyük( yüce) olanı görebilen gözler taşır. Maddi peçenin ardındaki manevi iklimi keşfetmek için yola çıkar seyyah.  O, kendi iç varlığını oluşturan ve iç içe geçmiş görünen çeşitli parçalarının, soğan yaprakları gibi üst üste geçmiş kendi benliklerinin doğdukları, serpildikleri gerçek vatanlarını arar. O, benliklerden herhangi birinin vatanını keşfedince de, keşfettiği benliğini orada bırakarak, kalan benliklerinin vatanlarını arar, onların vatanı olarak bulduğu iklimlerde, meskenlerde, diyarlarda, yüzlerde, olaylarda, soyula soyula, vatanı keşfedilmiş benliklerini yuvalarına bıraka bıraka yoluna devam eder. Ta ki ilk benliğine, öz benliğine ulaşana kadar… Seyyah asla bir mekân koleksiyoncusu değildir. Bilinen ve ifade edilen anlamda ‘kimlik inşaatçısı’ da değildir. O, öz kimliğini arar, ama inşa etmez; tam tersine, inşaat malzemelerini inşaatından söker, onları ham olarak çıktıkları beldelerine götürmek için yola koyulur.  Turist’in yoldan habersiz adeta ‘uyurgezerliği’ ile uzaktan yakından alakası yoktur. Turist, kendisine girift olarak yapışmış ama onları idrak etmekten yoksun hali ile sadece kendi benliklerini –genellikle birincil hazlarla-doyurmak için yola çıkar. Oysa seyyahın amacı onlardan soyunmak/soyulmaktır. Turist, kendisini bu benliklerin toplamı sayar ama seyyah bu benliklerin dışında kalan şey olduğunu idrak etmiş halde soyunmaya/soyulmaya yol alır. Seyyaha dışarıdan bakanlar onun yol aldıkça kendini kaybettiğini söyleyeceklerdir. Öyle ya, gittikçe benliklerini soyan yapısıyla, en sonunda hiçliğe adım atacak gibidir o.  Dünyanın çocukluğumuzdan itibaren yavaş yavaş - en fazla da ergenliğimizle birlikte-alışkanlıklar çarkıyla üzerimize giydirdiği şu benliklerin gözünden bakarsak, seyyahı anbean garibanlaşan adam olarak görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.


VİCDANSIZ BİR MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞI



1

Uzun zamandır bu ülkede bir aşağılık psikolojisi dolaşımdadır. Belki bunu kimse dile getiremiyor. Belki işin içine damgalanmaktan çekinerek giremiyor kimse ancak bunun adı ne yazık ki aşağılık psikolojisi.

Vakti zamanında Müslümanlıklarını bir partinin zimmetine geçirenler, şimdi o partinin başkanının ve bakanlık yapan üyelerinin yolsuzlukla kendi zimmetlerine para geçirdikleri iddiaları karşısında bu paraları da helal sayabiliyor. "Velev ki böyle bir şey var, çaldıysa bizimkiler çaldı" diyebiliyorlar.

En zekileri de, "öyle bir durum varsa Allah’tan bulsunlar, yok değil ise, iftirayı atanlar Allah'tan bulsun" türü ve türevi cümleler üreterek, güya 'orta yol' ayarı ile içten içe kibirlerine perde tutuyorlar. Hiç alınmasınlar, hukukun Genelkurmay Başkanlığı'na kadar işletildiği, kozmik odalara girildiği bir devlette, Başbakan'a yönelmiş bir soruşturma tasfiye edilirken yerine kuru bir " inşallah" kelimesini koymakla, mütedeyyin olunmuyor. O kelimenin içini dolduracak eylem gerekiyor.

Fakat bütün bunların çok açık bir sebebi var: HATAYI KABULLENMEKTEN ÖLESİYE UTANMAK. 

Bu bir travmatik reaksiyon. Özeti şöyle:

"KARŞI TARAFA; ATEİSTLERE, DİNSİZLERE, ALEVİLERE, ALKOLİKLERE REZİL OLMAKTANSA, DİNİ MANALAR, MENKIBELER, DEĞERLER YÜKLEDİĞİM PARTİMİ HERŞEYE RAĞMEN MÜDAFA EDERİM."

Bir savunma psikolojisi içerisinde; " bizi ayrıştıran, yok sayan, aşağılayan karşı taraftı, toplumu kamplara bölen karşı taraftı, onlar bizi ötekileştirmeden ne zaman vazgeçti de, ötekileştirmenin biricik suçu benim üzerime yükleniyor?" diyenleri görüyoruz.

Madem bunların bütün sebebi KARŞI TARAF, o halde sana karşı taraftan fazlası olmak düşmez miydi güzel kardeşim?

KARŞI TARAF SANA YOBAZ DEDİ, İNANCINA HAKAET ETTİ... KARŞI TARAF BİR TERBİYESİZLER, AHLAKSIZLAR ORDUSU... SEN DE KARŞI TARAFA ATEİST DEDİN, KARŞI TARAFA ALLAHSIZ DEDİN...

Onlardan beklenen ayrıştırmaydı, onlardan beklenen köpeklikti...

Benim can alıcı sorum, beni düşüncelerimde ızdıraba sevk eden can alıcı sorum burada karşıma dikiliyor işte: Ya sen, sen niye karşı tarafı aşamadın?

AHLAK SENDEYDİ, NAMUS SENDEYDİ, KUR'AN SENDEYDİ, İRFAN SENDEYDİ, MERHMET SENDEYDİ, FERASET SENDEYDİ, İMAN HERKESTEN FAZLA SENDEYDİ...

Ya ne oldu?

BU BÜYÜK İDDİANA RAĞMEN Sen de mi herkes gibi olacaktın?


Herkesten beter oldun kardeşim.

Namazların, oruçların paklayamadı seni, secdelerin kurtaramadı...

Çünkü imanın kibrine ve intikamına takıldı.

Bunları son hadiselere, Gezi olaylarına, 17 Aralık Operasyonlarına binaen söylemiyorum daha. Laf oraya da gelecek...

Fakat bu garabete düştüğün yer orası değil...

Çarklar ve verdiğin tepkiler...

Libya meselesinde Nato'nun Libya’daki işinin sorgulandığı ve sonrasında sorgulanmadığı söylem, Türk askerlerinin ABD tarafından başlarına çuval geçirilmesi hadisesinin hemen arkasından Amerika’ya Nota meselesindeki "Ne notası veriyorsun... Müzik notası mı bu?" söylemi...

Bunlar belki dış güçlere konjonktürsel anlamda bir boyun eğme olarak kabul edilip, tarafınızca sineye çekilmiştir. Bu görmezden gelmeler her şeye rağmen ‘dik duruşla’ bağdaşlaştırılıp bağışlanabilirler…

Ancak, Başbakan:

"Parası olan bastıracak parayı askerlikten kurtulacak, parası olmayan da gidecek askerlik yapacak... Kimlerle görüştüysem ben, kenar köşedeki, izbe yerlerdeki vatandaşım, bunlar hiç bu işe sıcak bakmıyor. Biz yola çıkarken kimsesizlerin kimi olarak çıktık. Sessiz yığınların sesi olarak çıktık, o zaman sormamız lazım, ona göre de adımımızı atmamız lazım" dediğinde alkışladın.

"Bedelli askerliğin ayrıntılarına girmeden önce şu hususu da vurgulamak istiyorum. Heyecanlanıyorsunuz biliyorum" deyip, bedelli müjdesini verdiğinde de alkışladın mı?

Dik duruş bunun neresinde?

Dış güçler bunun neresinde?


Her ikisinde de alkışladıysan büyük bir problemin var demektir.

Müslümanlığını adeta emanet ettiğin parti genel başkanının kendi BOP eş başkanlığını kameralar önünde dile getirdiği halde ispat isteyip inkâr etmesi, aynı tavrı Abdullah Öcalan ve PKK ile görüşme konusunda da sergilemesi...

Yani önce görüşmeleri kameralar önünde inkâr etmesi, bu iddiaların kimisini alçaklıkla, iftiracılıkla nitelendirmesi, ardından görüşmeyi yine kameralar önünde kabul etmesi...

Bütün bunları çok olağan karşıladıysan sıkıntın var demektir kardeşim...

Bu tabloya bakınca, fanatizmin esiri olmuş önemli sayıdaki kişinin bugün gündeme bomba gibi düşen ses kayıtlarına karşı sergilediği KAYITSIZLIĞI anlamak mümkün.

Apaçık olduğu halde, kameralar önünde gizli kayıt yapılmadan sergilenen tavırlar karşısında, çark edişler karşısında sarsılmaz isen, yolsuzlukla ilgili ses kayıtlarına daha çıkar çıkmaz montaj dersin. 

Ama gerçek şu ki, "Sayın Başbakan, insanları kameralar önünde itham ettiniz, özür dilemelisiniz. Biz sizi Müslüman kimliğinizdeki vurgudan ötürü seviyoruz, sayıyoruz. Bu yaptığınız sürekli vurguladığınız bu kimliğe zarar veriyor." diye uyarmaz iseniz, vebal altından kurtulamazsınız. Haksızlık karşısında ne tür uyarı şekillerinin geliştirilebileceği, zulmün derecesi ve durumuna göre İslami külliyatlarda ayrıntılarıyla mevcuttur. Siz bunu da bizden iyi bilirsiniz.

Bir an olsun, istediğiniz en adi kılıfa sokayım kendimi, hadi bir an olsun düşlediğiniz gibi bir öteki olalım ve bu öteki olarak kendimizden geçip size bir çift laf söyleyelim en azından:

Hem Hazreti Ömer adaletinin hikâyelerini ibretle anlatacaksınız, hem de anlattığınız hikâyelerden zerre kadar ibret almadan dolaşacaksınız. Bu sizi yakar kardeşim...

ALKOLİKLER, ALLAHSIZLAR, AHLAKSIZLAR, ŞEREFSİZLER TAYFASINA KOYDUĞUNUZ BİZİ YAKMAZ. ZATEN SİZ BİZE EN BAŞINDAN CEHENNEMİ LAYIK GÖRMÜŞTÜNÜZ.

Ama cennetlik çabalarınızla, 'Allah ona da hidayet versin' cümleleriyle süslenen konuşmalarınızla, bol "inşallahlı" anlayışınızla yan yana giden bu kaypaklık, çok güzel bir pastanın üstündeki sinek gibi iştah kaçırtır.

Eğer sizin bizlerle zaten işiniz yok idiyse, eğer toptan yanmaya müstahak idiysek, bizi hoşgörü masallarınızla, vicdan edebiyatınızla neden aldattınız? Kâfirin hakkını da Allah sormayacak mıydı, onun da kul hakkı yok muydu?

2

Bu ülkenin insanları toptan bir vicdan tutulması yaşıyor. Ancak beni en fazla üzen, Müslümanlığını her yerde vurgulayanların yaşadığı ve yaşattığı vicdan tutulmasıdır. Bu ülkede öyle bir vicdan tutulması yaşandı ki, bir arkadaşımın değişi ile:

"Taksim'i çekirdek çıtlatarak seyredenler Mısır için ayağa kalktı."

Daha vahimi de şu, Taksim'i çekirdek çıtlatarak seyredenler şimdi Gezi Parkında çekirdek çıtlatıyor, piknik yapıyorlar.

Keşke “bir ağaç için ölmeye değdi mi? diyerek olayı karikatürize edenler, öncelikle “bir AVM için öldürmeye değer miydi ?”sorusunu sorabilselerdi. 
Bugün kafamın içinden geçen ve Müslüman kimliğini vurgulaya vurgulaya bitiremeyenlerin sarıldığı onlarca iftiranın görüntü parçacıklarına rağmen, beni en derinden yaralayan hadise, herkesin daha az üzerinde durduğu bir meseleydi;

"CAMİYE AYAKKABI İLE GİRDİLER"

Bence bu söylem, vicdan tutulmasının en büyük sembolü. Camide içki içtiler, fuhuş yaptılar, başörtülü bacıya onlarca kişi yol ortasında saldırdılar, bu bacının üzerine işediler, çocuğunu fırlattılar gibi mevzular benim için bir kara propaganda merciinin olağan iftiraları. Ama "camiye ayakkabı ile girdiler" cümlesindeki vurucu kayıtsızlık hepsinden daha acıtıcı.

Çünkü, evet, bütün bu iftiraların arasında gerçeğe temas edebilen yeganesi bu durumdur! Bir an için, bu durumdur!

"Be ey vicdansızlar" diye başlayabilecek cümleler kurmamı sağlayacak olan cümle de " ama camiye ayakkabılarla girdiler" cümlesidir.

Türkiye'de kardeşliğin, insana verilen değerin öldüğünü açığa çıkaran sembolik cümledir bu.

" ' Namaza yaklaşma' cümlesini tek başına ele alırsan, yanılırsın" diyenlerin, ders mahiyetinde "içkiliyken, ne söylediğini bilinceye kadar namaza yaklaşma" diyerek ayetlerdeki bütünlüğü vurguladıklarını, dinin bu bütünlükle değerlendirilmesi gerektiğini söylediklerini duymuşsunuzdur.

Acaba bu mantık değerlendirmesini dillerinden düşürmeyen bir kesim, kendisine ne yaptı, vicdanını nasıl taşlaştırdı da, gazdan boğulmak üzere olan, ölümün kol gezdiği bir arbededen, polisin şiddetinden, copundan can havliyle camiye sığınan insanlarımızın dramını görmüyor da, "ama camiye ayakkabıyla girdiler" diyebiliyor.

Zannedersem ötekileştirme politikası tam gaz gidiyor, iyi işliyor. Çünkü kara propagandaya aldananlar, o insanlara kâfir hükmünü vermişler... Kibir işte budur kardeşim...

Eğer gazın boğduğu, polis şiddetinin hat safhada olduğu bölgeye binlerce mütedeyyin, sakallı, sarıklı, cübbeli hocaları, çarşaflı kadınları doldursaydık, polis de onları dört koldan sıkıştırsaydı, kaçabilecekleri tek yer cami olsaydı, coplanma, gazdan boğulma, ezilme sırasında " Ey cemaati Müslim’in, ayakkabılarımızı tek tek çıkaralım, sıraya girelim, kadınlar ve erkekler ayrılsın, haremlik selamlık pozisyonu alalım" mı diyeceklerdi?

Hiç kimse kusura bakmasın. Bunu gerçekten düşünemeyen kişi ya geri zekalıdır, ya da vicdansız.

Ama bu eleştiri karşısında belli bir kesim de işi şöyle kıvırmaya kalkışıyor: " Onların orada ne işi vardı?"

Yani demek istiyorlar ki, "Polis barışçıl bir gösteriye karşı istediği kadar şiddet uygular. Sen otur televizyonda, bu zorbalığı vicdan azabı duymadan seyret. Onların kafası, gözü yarılırken, ibret al. Düşün ki, senin de en masum protesto hakkında kafan gözün yarılabilir. Her şeyden çok adaleti değil, kendini sev."

Eğer bunu demiyorlarsa şunu söylüyorlar: "Sokağa çıkmanla olaylar büyüdü, daha mı iyi oldu? İnsan canı bu olaylardan daha mı değerli?"

Sana bunu diyen de aslında şöyle söylüyordur: " En başında haksızlık karşısında susacaktın zaten. Sen parka girmek istersen, polisin seni otomatik olarak öldürme yetkisi de vardır zaten. Ölümler polisin şiddeti yüzünden değil, senin parkta çadırı yakılan, tartaklanan, tekmelenen, kendilerine hayvan muamelesi yapılan arkadaşlarını savunman için orayı doldurman yüzünden gerçekleşti. Suçlu sensin."

Bunu söyleyen kardeşim, gerçekten samimiysen bundan sonra asla protesto etme hakkından bahsetme.

Ama ne diyeceklerdir: " Polisimize taş attılar."

Polis, -buraya dikkat edin- 'en masum' bir eylemde kafa göz yararsa, kitle psikolojisini harekete geçirebileceğini de düşünecek arkadaşım... Kaldı ki, Gezi Direnişi, içinde polisin barındırdığı şiddetin binde birini barındırmadı. Bütün provokasyonlara rağmen bunu yapmadı. Ölümlerin kimin eliyle nasıl gerçekleştiği ortada...

Söylenecek çok şey var... Ama böylesine bir 'dindarlık' algısının samimiyeti yok.

Burakcan'ın ölümü Berkin'in ölümü kadar trajiktir. İki babanın da ölümleri ayrıştırmak isteyenlere verdiği ders çok önemli. Ama ya 'Müslüman Başbakan' vurgusunu beynine nakş ettirdiğin kişinin söylemi? Bu söylem seni yaralamıyor mu? Birinin cenazesine sahip çıkarken, öbürünü terörist ilan eden, ölüsü taze bir çocuğun acılı annesini kitlelere yuhalatan dili seni kahretmiyor mu kardeşim? 

Eğer kahretmiyorsa bana Müslüman edebiyatı yapma kardeşim. Midemi bulandırma. Bunu açıkça söylediğim için de laf ebeliğine girişme, belagat şehvetine başlama.

Asıl ayrıştırma dilinin kaynağını gör. Git, Tövbe etmesini öğren önce. Müslüman sıvasının altında, bir put gizli olmasın? Düşün, tefekkür et…

Ve Berkin Elvan'ın öldürülüşü karşısında kimilerince Allahın bütün vasıflarını kendi üstünde toplandığına inanılan bir zat gibi ( AK Parti Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Başbakan Erdoğan için "Allah'ın bütün vasıflarını toplamış bir lider Sayın Recep Tayyip Erdoğan var. İşte bunun önünü kesmek istediler" ifadelerini kullandı .) " o çocuğun orada ne işi vardı" diyebilenler çıkıyor. Annesi babası izin vermese bile, bir çocuğun, çocuk kalbiyle, zıpırlığı ile her şeyden sıyrılıverip, meraklı bakışlarını her yöne yöneltebileceğini bilmeyen zavallılar bunlar.

Bazıları da " çocukları kalkan olarak kullanıyorlar" diyor.

Diyelim ki çocuklar kalkan olarak kullanılıyor. Sen değil misin Sıffın Savaşında Kur'an-ı Kerim sayfalarını askerlerinin mızrakları ucuna astıran Muaviye karşısında Hz. Ali ve ordusunun karşı tarafla çarpışmaktan ürpererek sakınmasını; saygıdaki, erdemdeki büyüklüğü gösteren türden bir davranış olduğunu söyleyen?

Bu çocuk kalkan diye, onun kafasına nişan alarak, ateş eder misin?

Bu bir çocuk, on dört yaşında bir çocuk...

On dört yaşındaki bir çocuğun ideolojisi olmaz...

Alevisi sünnisi olmaz

Anarşisti, çapulcusu, dincisi olmaz...

Bir çocuk bir ayet etmez mi kardeşim? Ha?

Ama ayet meselesine hiç gelmeyelim şimdi... Çünkü o konuda da susuyor olabilirsin...CHP'li bir vekilin "bakarayı makaraya" alan, ayeti "sallayan" bir ses kaydı düşseydi senin "gönül piyasana", her yeri yangın yerine çevirirdin, bir kez olsun bu ses kaydının montaj olduğunu düşünmezdin. Gel gör ki adeta inancının bir mihenk taşı olan partizanların yaptı bu densizliği, susmak şart oldu. Hatta ne hikmetse birden bire özel hayat aklına geldi. Başka partililerin kasetleri çıkınca " bu özel değil, gene genel" diyenleri kendinden geçerek alkışladığını unutuverdin. Birden bire günah işleme özgürlüğü aklına geldi. Müslüman gıybet etmez demeye başladın. Ama iş işten geçti kardeşim...

Bir çocuğun ölümüne gelelim...

Neden söz ettiğimi biliyorsun....

Filistin’de ölmedi diye mi değersizdir bir çocuk?

Mısırda katledilmedi diye mi?

"Kalp kırmak yetmiş kere Kâbe’yi yıkmaktan daha günahtır" diyen bir peygamberin getirdiği dinde bir çocuk zaten yeryüzünün en güzel ayetlerinden biridir.


PEYGAMBERCE YAŞADIĞIMIZ DÖNEM ve KOPUŞ


 

Çocuksu coşkunluğumuzu kaybedişimizden itibaren, ruhumuzda bir daralma meydana geliyor, yeryüzünün bütün laneti etrafımızı sarıp, samimiyet adımını her atmak isteyişimizde, artık çocukça his ve hareketlerle bu adımı atamayacağımızı, içerisinde yaşadığımız dünyanın şartlarını tatbik etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Gerçekten de bu dünyanın sesini dinlemediğimizde, çocuksu saflığımızın her adımını ızdırapla sonuçlandıran katı bir yaşam biçimine çarpıyoruz. Yoksullaştığımızı biliyoruz, çünkü çocukluğa özgü olağanüstülükleri ve cazibeleri yadsıyan ve öteleyen bir yaşam biçiminin baskısını yaşlandıkça daha da hissediyoruz.  Bu durumda iki çıkış yolumuz kalıyor; birincisi: Adapte olmak. İkincisi: Bu dünyadan ayrılmak. Birinci şıkla ilgilenmeyen biri olarak, ikinci şıkkın iki alternatifinden bahsetmek istiyorum. Bunlar ya intihar, ya da çocukça coşkunluğu yaşatma durumudur. 

İntihar

Aptalların intiharıyla ilgilenmiyorum dediğimde akıllı biri nasıl olur da intihar edebilir sorusu zihnimde belirliyor.  Fakat bugün şu saçma yaşam biçimini inşa eden medeniyetimize baktığımda,  bu medeniyetin anlamsızlığı ve yürek burkan sistematiğinden ötürü intihar eden zihnin, şu midesini tıka basa doldurmakla ilgili mide düşkünü medeniyeti inşa eden zihinden daha ahmak olabileceğini kabul edebilir miyiz? Üstelik intihar edenin ahmaklıkla bir ilgisi olduğunu da düşünüyor değilim. Akıl ve yürek yoksunluğunun içerisinde akla ve yüreğe dönüş çabası olarak nitelendirilebilecek bir intihar biçimi vardır ve bu intihar biçimi tamamıyla yüzyılımıza özgü bir olgu olarak vardır.

Yine de bu durum intihara meşruiyet kazandırır mı? Şu bulunduğumuz noktada sormamız gereken temel soru budur. Var oluşu kesif bir sorumsuzluğa itmiş medeniyetin karşısında, onun bu sorumsuzluğundan tiksinerek, intihara sığınılarak gerçekleştirilen kaçış, onun bütün iğrençliklerini çok zekice kavramış bir zihnin en sonunda o medeniyetin en temel hususiyeti olan sorumsuzluğuna teslim olması demek değil midir?

Bu soruya cevap vermeden önce bir başka soruyu daha aydınlatmak gerekiyor: Sorumluluk duygusuyla intihar edilebilir mi?

ABD‘nin kemikleşmiş mekanik ve his yoksunu var ediş biçiminin yüksek ama alçakça ifadesi Guantanamo işkence kampında, engizisyon vahşetini modernleştirerek yeni dünyaya entegre etme çabasıyla çalışan gönüllü komutanlara göre, kendilerinin zevkle ve özene bezene kurguladıkları her türlü işkence biçimine, mahkumların üzerinde uygulamayı düşündükleri eziyet fantezilerine ve bunları gerçekleştirmedeki becerilerine rağmen ve kendilerinin işkenceci zihniyetleri, temel insani ihtiyaçların artık mümkün olmadığına dair umutsuzluğu yaymayı meslek haline getirse bile intihar; ne intihar edenlerin kendilerine ne de intihar koşullarını yaratan işkenceci kendilerinin yaşamlarına saygı duymadıklarının göstergesi.[1]

İtiraf etmeliyim ki şu körleşmiş zavallı vicdansız güruhun vahşeti altındaki böylesi durumlarda intiharı meşrulaştıran gerekçeler vardır. Ama böyle durumlarda dahi intiharın kendisi hiçbir zaman tamamıyla meşrulaştırılmış olmaz. Bu bakımdan dar bir alandan kaçış olarak o; kesif bir umutsuzluk halinin donuklaşarak daha ileriye, hiçliğe taşınmasıdır. Ne örnek alınabilir, ne alkışlanabilir. Zaten bu tür bir kaçışın psikolojisi ne alkış bekler, ne de örnek alınmayı. Ama İntihar bir yana, onu yadsıyan sorumluluk bilincinde dahi alkışlar ve örnek alınma, bir istek olarak aklın ucundan geçtiği andan itibaren, sorumluluğun yitirilmesine yol açacak niyetlerdir.

Sorumluluğun kendisi, yaşamı dönüştürebilme ümidini barındırır. Hiçbir şeyde olmasa bile kendinde dönüştürebilme ümididir bu. Ve insan bu dönüşümde ne alkış ne de örnek alınmayı bekleyebilir. Ama kendinizi dönüştürdüğünüzde sizi seyredenlerin hayranlığıyla karşılaşabilirsiniz. Fakat istenir mi bu hayranlık? Ebetteki hayır. Çünkü yapılan sadece bir vazifedir. Var oluşunuzun vazifesi budur. Daha iyiye ve daha güzele atan kalbinizin ve yüreğinizin aklınızla el ele verdiği bu durum, iç dünyanızın zenginliklerini dış dünya ile paylaşma tutkusundan gelir. Değiştirebileceğinizi bilirsiniz. Çünkü yüreğinizde ve kalbinizde yatan cevheri görmüşsünüzdür. Nefretinizle baş başa kaldığınızda dahi, nefretin sadece bu cevhere ulaşmanın bir yoksunluğu olduğunu algılamışsınızdır. Demek istediğim şu ki; sorumluluk başkasının zorlaması ile elimize aldığımız zorba bir gereklilik değildir. O, kendi içimizde gördüğümüz güzelliği nakletme isteğinde doğar ve intihar kendimizde keşfettiğimiz cevhere ulaştıran yolu bütünüyle kaybettiğimizi düşünüp, ona uzanabileceğimizin ümidini tamamen yitirdiğimizde gerçekleşir.

Fakat fiili olarak bütün intihar koşullarını yaratıp, her yönden baskıladıkları insanın eline bir bıçak verenlerin, en sonunda bir kurguyla bu insanı sürükledikleri intiharı ayıpladıkları bir durum karşısında, intihar edenin üzerine söz etmek gerekirse, burada resmen bir cinayetin var olduğunu ve bu cinayetin koşullarını oluşturanların işin sonunda kesinlikle intihar ederek yaşayan ölüler kervanına katıldıklarından zerrece kuşku duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Sözün kısası: İntihar edenler aslında katledilmiş ve katiller intihar etmiştir.

Çocukça Coşkunluğu Yaşatma

Çocukluğunun ilk deneyimleri, herkese var oluşunun özünü yakalama fırsatı tanır. Çocukluk hatıralarına dönmeyi unutmuş zihinler, büyük ama kendi gözlerinde zevksiz dünyalarının içinde dönüp dolaştıkça kıymet bulacaklarını zannediyorlar. Oysa dünyanın anlatmak istediğini idrak edebilmenin yolu çocuk zihninden geçer.

Bu satırları yazmadan önce hava almak için dışarı çıktım ve ağır adımlarla şehrin gürültülü trafiğinin kenarından yürürken birden etrafı tepecikler ve dereciklerle süslenmiş yeni asfalt köy yolunda öğle sıcağındaki çocuk yürüyüşüm aklıma geldi. Dışarıdan bakan birine göre hiçbir olağanüstülüğe sahip olmayan işte bu çocuk yürüyüşü, benim içsel dönüşümün en önemli duraklarından biridir. Bu yürüyüş, dünyevi var oluşumdaki ilk uzun yürüyüş deneyimlerimden biriydi ve köyü hedeflemiş olsa da, kesinlikle beni kendime götüren yolu tarif ediyordu.  O manevi havayı bugün o kadar iyi idrak edebiliyorum ki! Yürüyen ben, yolun kenarındaki hiçbir canlıdan ayrı bir var oluşu olduğunu düşünmeyecek kadar saf hali ile köye doğru adım attıkça, bütün dağlar, ovalar, kavak ağaçları da köye doluşmak için arkamdan geliyor gibiydi. Sıcağın altında nefes alan varlık sadece şu küçük çocuk değil, asfalt yolun kendisi, etrafındaki küçük göl ve başak tarlasıydı. Çocuğun gözü kendi gözü olmayacak kadar kendini varlığın bütününe teslim edebilecek bir gözdür. Onun penceresinden varlık kendini seyreder. Ama yaş aldıkça, bu pencereden bakan tecrübeler bütünü ego, görmek istediğini görür sadece. Böylece çocuğun derinliği egonun deneyimlerinden oluşturduğu önyargı seddi ile ulaşılamaz bir mahiyet alır.

İnsanlar bu seddle kendilerini kapatır ve en sonunda isimleri ile çağrılırken, bu seddin özellikleri akla getirilir. Demek ki bir isim altında var olan benlik, özel deneyimlerin insan bedeni ve zihninde yarattığı şartlanmalardan oluşmuş bir yığındır. Bizim ismimiz bu yığının ifadesidir. Ama gerçekte biz bu yığın değiliz. Eğer biz bu yığın olsaydık, bu yığının memnuniyetsizlikleri bizde derin acılara ve travmalara neden olmazdı. Kendimizle olan bütün çatışmamız, ilk çocukluğumuzdan itibaren kaybettiğimiz derinliğe ulaşma çabasından başka nedir ki?

Oysa gerçekte onu kaybetmiş bile değiliz, sadece üzerini örttüğümüz için o bize kayıpmış gibi geliyor. Memnuniyetsizliğimiz insani varlığımızın doğal çelişkilerinden tiksindiğimiz bir duygu durumundan değil de, var oluşun karşısında dingin bir hal edinememiş olmamızdan kaynaklanırsa bir anlam ifade edecektir. O zaman memnuniyetsizlik aşağılamaya değil anlamaya yönelik bir kapı açacaktır.

İnsanoğlu var olduğundan bu yana, var oluşun kendisini tıktığı ten kafesinin sınırlarında acıyla çırpınırken bulmuştur kendisini. İçinde bir ses bu sınırların çok ötesiyle irtibata geçmesine rağmen, dıştaki dünyanın fiziksel koşullarına takılıp durmuştur insanoğlu. Böylece düaliteyi ortaya atmış; ruh ve beden ikilisinin birbiriyle çarpıştığı bir var oluşun içinde savrulur bulmuştur kendisini. İnsanoğlu var oluşundan bu yana kendi kişiliğinden ibaret olmayan bir deryayı içerisinde sakladığını bilip dururken yine de kişiliğinin görmek istemediği aciz yönlerine çarparak kendi deryasına ulaşamayan aciz rolünü oynaya durdu. Oysa burada temel bir yanılgıyı tekrarlayıp duruyordu; kişiliğini görmezden gelerek ulaşmaya çalıştığı derya daima bir seraba dönüşecekti.

Kendini tanımadan kendini dönüştürmek isteyenin varacağı en üst durak olsa olsa aktörlüktür. Oysa aktörler rollerini iyi şekilde oynasalar bile aktördürler. Sahneden indiklerinde kendileriyle baş başa kalacaklardır. Oyunları son derece etkileyici olabilir ama bu etkileyicilik o oyunların birer oyun olduğu gerçeğini değiştirebilir mi? [ne mutlu bunun bilinci ile oyun oynayanlara]. Kendi zaaf dolu kişiliğimize, kaçmadan, bütün cesaretimizle, ondan tiksinmeden, onu yok etmeye çalışmadan bakamadığımız sürece, yani kendimiz olmadığımız sürece-çünkü ancak kendimizi olduğumuz gibi görebildiğimiz müddetçe dönüşürüz zira artık kendimizi görebilmişizdir ve sırf bunu görebilmenin kendisi dönüşümdür-, en iyi eylemimiz bile çok fazla anlam ifade etmeyecektir.

Bugün biz çocuk saflığından, bunaltıcı sorunlarımız karşısında yapabileceğimiz en iyi şeyin bu sorunlardan kaçmak olduğunu düşünerek uzaklaştık.  Oysa sorunlar bize dönüşüm imkânı veren büyük fırsatlardır.  Bir şeyin sorun olabilmesi için onun öncelikle bizim tarafımızdan zihnimizde oluşturulması gerektiğini göremedikçe, sorunlarımız hayatımızın dönüşüm fırsatı değil, kâbusu olarak karşımızda dikilip duracaktır. Nitekim eski zihinsel alışkanlıklarını devam ettiren insanlara göre de bu böyledir. Elbette ki bahsettiğim şey polyanacılık oynamak değildir.  Bahsettiğim şey, şimdinin acısını, neşesini, kısacası var oluşunu şimdi nasılsa öyle yaşayabilmek ve onu nevrotik bir biçimde ne geleceğe ne geçmişe sarkıtmamaktır.

Bu kâbus, bizi içe kapanmaya itip, kendimizi aşağılık ve iflah olmaz bir mahlûk gibi hissettirip, yine de bu mahlûkla bir arada yaşamaya mahkûm olduğumuz duygusunu yaşatacaktır. Kendimizden gizlemeye çalıştığımız ve çirkinliklerinden ötürü onlara bakamadığımız sorunların, bilinçaltımızdan beynimizi yönetip bizi köleliğin zincirlerine vurduğunu göremiyor muyuz? Oysa karşımıza çıkan bütün bu çirkin şeyler, onlara baktığımızda çirkinliklerini yitirecekleri gibi bize dinginliğimizi de armağan edeceklerdir. Sadece görmek istemediğimiz yerde çirkinlik vardır ve derinlemesine baktığımız hiçbir yerde çirkinlik göremeyiz.  Çirkinlik, üzerine örttüğümüz hakikatten başka nedir ki? Oysa sorunlardan kaçmak için bir yandan belli miktarda enerjimizi negatifleştirirken, bir yandan da, sorunla yüzleştiğimizde açığa çıkabilecek pozitif enerjiye engel olmaktayızdır. Kaçışı sürdürdüğümüz takdirde kendimizi daha fazla acı ve daha fazla sorunun kucağında çaresiz çırpınırken bulmuş olacağız. Peki, en sonunda ne olacaktır? Sorunları ertelemek için başvurduğumuz araçlar yeni sorunlara dönüşmüş olacak ve bizzat kendimiz, kendimizden kaçıp durmak zorunda kaldığımız sorun yumağına dönüşmüş olacağızdır.

Dünya sorunlarla doluysa, onları oluşturan etkenlerin bizlerle ilintili olduğunu fark etmemiz için bu böyledir.  Kaçmak, sorunu sadece ertelemek demek değil, onu varlığımızı aşağılayan bir olgu olarak özneleştirip, kendi var oluşumuzu onun gölgesi kılmak demektir aynı zamanda. Oysa biz, sorunlarımıza ait olmayı redd etmeliyiz çünkü gerçekte sorunlar bize aittir. Yüzleşeceğimiz her sorunun, bizi bir adım ileriye taşıyacağını idrak edebilmeliyiz zira problem olarak gördüğümüz şey, üzerine basılıp geçilmesi gereken ve bizi daha geniş bir idrakin ufkuna taşıyacak bir basamaktan ibarettir.

İnsanın yaşamı başkalarının üzerinde de güçlü bir etki alanıdır. Negatif ya da pozitif bir davranış sergilediğiniz zaman, bunun sadece sizi değil çevrenizi de etkilediğini anlarsanız, o zaman hayatınızın ne kadar önemli olduğunu da algılarsınız. Kendi etki alanınızdaki hayat, gördüğünüz bütün sefalete dokunduğunuzda, onu kendi yüreğinizde hissettiğinizde, bu sefaletle yaşamak zorunda olanları bu sefaletten kurtarmayı niyet ettiğinizde büyük bir kuvvetle bu niyete cevap verir. Oluşan enerji sizin niyetiniz etrafında toplanır ve sırf bu niyetinizin etkisiyle gerçekleşen hareketleriniz gerçekten kendi kapsama alnındaki vazifesini uygular, pozitif dönüşümü başlatır. Artık sizin yaşamınız başkalarının ümidi olmuştur. Var oluşunuz ümidin kendisidir. Yüreğiniz, dünyada kanayan bütün yaralara pansuman olma isteği ile çarparken, siz gerçekten dünyada yaşanan bütün acıların ilacı olabilmeyi dileyerek yeni bir insan bilincini dünyaya indirmiş olursunuz. İsterse insan bu büyük ve anlamlı dileğini gerçekleştiremesin. Ama bu bilinci taşımakla siz, kendi küçük çevrenizde insanları kendi niyetiniz vasıtasıyla uyandırmış, bu bilinç ile tanıştırmış ve bu bilincin mirasçıları kılmış olacaksınız. Kendini bilen her küçük birey, dünyanın farklı farklı yerlerinde, büyük değişimin tohumunu barındırır. Yeter ki kendine dalma cesaretine sahip olsun.  Önce kendi varlığı ile barışsın, kendini tanısın, kendine korkusuzca bakabilsin.

Değişimin anahtarı kendini bilmektir. Çocukluğun kendini bilmedeki yeri özeldir. Çünkü çocuk samimiyeti kendine rağmen var olmaz. Ki hiçbir samimiyet zaten kendine rağmen değildir. Çocuğun doğası kendini olduğu gibi kabullenebilmiş bir ruhun kâinata bakışıdır. Çocuk insanı özelliklerinden, kendi küçük hırslarından kurtulmak isteyerek dinginleşmiş değildir. Onda bir dinginleşme isteği dahi yoktur. O, varlığını olduğu gibi kabul ederek, var oluşun kendisine hazırladığı sürprizlere teslim eder kendisini. Her şey onun için şaşırtıcı ve yenidir. Görülmeye ve bakılmaya değmeyen hiçbir şey yoktur onun için.  Anlam her yerdedir.

Ama çocukluk putlaştırılabilir de. Çocukluğun bize sunduğu örnek bakış açısını değil de, çocukluktaki deneyimleri putlaştırıp, çocukluğun güzel anlarını çocukça bakışa değil de, çocukluk dönemindeki deneyimlere bağlayanlar, suyu değil, suyun konduğu bardağı şifa olarak görme budalalığında boğulacaklardır.

Çocuksu coşkunluğumuzda acı ve ızdırap, dünyanın katılaşmış çehresinden yiyeceğimiz okkalı bir şamarın ürünüdür. Fakat bu acıya açık olur ve aldığımız ilk darbeden sonra ruhumuzu egomuzla örtmezsek, sonraki aşamanın adı olgunlaşma demektir. Bilinmelidir ki acı, olgunlaşmanın en bariz üstadıdır. Acı çekmeden, varlığımızın anlamını idrak edemeyiz. Çocuk coşkunluğuna adım atmak isteyenler, kendi acılarına teslim olmasını bilmişler, onlardan çeşitli bahanelere sığınarak kaçmamışlar ve o vakitten sonra bu acılar, olgunluğa dönüşmüşlerdir.

Kısacası;

“En büyük zaafımız, en büyük erdemimizi açığa çıkarmak için var olmuş bir fırsattır.”

 

 

 

 








[1] Guantanamo Kampı komutanı amiral Harry Harris bu intiharlar konusunda "Akıllılar, yaratıcılar, kararlılar. Ne bizim ne kendilerinin yaşamlarına saygıları var. Bu bize karşı verdikleri asimetrik savaşın parçası" diyebilmiştir.