Politik / acı

Politikacı denir ona. Meclise girenleri de bu -içi bizzat selefleri tarafından kirletirmiş- sözcükten hemen kurtulmak için kendisine parlamenter der. Ne olursa olsun, politikacı siyasetçiden ayrılır. Bir kere o ahlak satar. Fakat kendisinde sattığı ahlakın emareleri görülmez. Parasını ahlak satıcılığıyla kazanır. Toptan alır ahlakları ve üç kuruşa, beş kuruşa satar politika pazarında. Parasını böyle kazanır. Böylece çocuk gibi kandırılan, satın aldıkları ahlaklarıyla gözlerini boyayan insanlarımızca pek bir ahlak düşkünü olduğu zannedilir. Kendisine bu yüzden ahlakçı muamelesi yapan çoktur. Zaten kelimenin pazarlama manasını işin içine katarsak ahlakçıdır da.

Onun yegâne emeli iktidardır. En tepede, en zirvede, ışıkların altında parmakla gösterilen adam olma hayalleri kurar. Mümkünse herkes onu bilmeli, herkes ona itaat etmeli, herkes onu övmelidir. Fakat bu amacına ulaşmak için acele etmez. Çünkü isteği kibir doludur ve kibirli insanlar doğrudan doğruya sevilecek niteliklerden yoksundur. Bu yüzdendir ki ahlaka sarılır, bu yüzdendir ki pek mütevazı, pek hakçı, pek sanatçı, pek hayırsever, pek insan sever, pek barışçıl ve nazik görünmeyi iyi bilir. Kamuflaj üniforması, hayatı boyunca üzerinden çıkarmadığı resmi üniformadır.

Letafet yüklü davranışlarını, nazik üslubunu iktidara geldiği an kaybeder. Hele onu iktidara getirenler öfkesini, parlamasını, bağırışlarını, azarlamalarını memleketin samimi bir adamı olduğuna yorarak onun bu haline daha çok sahip çıkarlarsa demeyin keyfine! Artık ipin ucunu iyiden iyiye kaçırır. Dediğim dedik ayaklarına yatar. Başlangıçtaki o kibar adam, mazlum insan, yufka yürekli kişilik şimdi kendisini demirden bir yumruğa, ithamcı ve intikamcı kibirli bir kalbe ve beton gibi bir ruha dönüştürmüştür.

İtiraf edelim ki ince hareketleri hepten kaybolmuş değildir; bunları onu iktidar yapmak için çalışmış insanlar, dernekler, kuruluşlar için sürdürmeye devam eder. Henüz devirmeye gücünün yetmediği her şeye karşı gülücük dağıtmasını bilmektedir. Halktan ziyade, kendisini finanse eden şirketleri incitmemeye, insandan ziyade parayı kollamaya itimat eden böylesi adamların gülücüklerine bir tek halk aldanmaktadır. Çünkü “halk aldanmak ve aldatılmak için oy verir” düşüncesiyle hareket eden politikacı şöyle düşünür: “Yolduğun tavuğu önce kendin yemleyeceksin!” Halkın kendi ambarından çaldığı ekmeği lütfünden bir parça gibi dağıtırken, arada kaynayıp diğer hırsızlıklarını unutturmasını bilir. “Halk aldatılıyor” diyenleri “halkla alay etti, yüce halkımızı küçük düşürdü” türünden cümleleriyle halk dalkavukluğu yaparak acımasızca boğar. Yeri gelmişken söyleyelim; politikacımız ‘halk dalkavukluğu’ lafından da hiç mi hiç hazzetmez, bu sözü demokrasiye sıkılmış kurşunla bir sayar. Eğer vakti zamanında iktidarda bulunduğu ülke askeri darbeler yaşamış, cunta görmüşse, kendisini müdafaa etmekte zorlanmaz; bu söze “darbe dalkavukluğu” diyerek cevap verir hatta şöyle der: “darbe dalkavukluğu yapacağıma halkın dalkavuğu olurum!” böylece dalkavukluğu da meşrulaştırır. Ona göre halk katiyen aldanmaz, yanılmaz, öyle ki halkın her dediği doğrudur ve halk yücedir; elbette ki sadece kendisi iktidarda kaldığı müddetçe. O zamana kadar halkın bizatihi kendisinin Adolf Hitleri iktidara getirdiğini, hatta zaman zaman cuntaları desteklediğini, en azından cuntalar karşısında sessiz kaldığını, böylece halkın da büyük bir yanılgıya düşebildiğini unutturmalıdır. Ancak muhalefete düşmelidir ki unutturmaya çalıştığı gerçeği kendisi dillendirmeye başlasın. Ama durum foyasını açığa çıkartacak derecede kötüye giderse, acil önlemlerle kendisini tereyağından kıl çeker gibi kurtaracak yeni taktikler bulmaya adar. Bu bağlamda kimi zaman ister yurt içerisinde ister yurt dışında olsun -kendi gibi politikacılara, kendi gibi iktidar delisi adamlara olmak kaydıyla- kendi kendine yahut halkına sövdürtür. Sövgüleri genelde en rencide edici ya da en haksız ithamlardan seçtirir. Öyle ki halk böylesi haksız sövgüler karşısında galeyana gelir ve kendi hakkıyla birlikte politikacısının hakkını da savunmuş olur. Oysa o ülkede yahut başka bir ülkede yaşayan hasmı/hısmı da ettiği küfürden gayet memnundur. Memnundur zira bu sayede kendi kitlesi/halkı nazarında kahramanlaşır. Bizde iki kanlı olarak intiba bırakan bu liderler, ruh ikizidirler. Gönül dünyaları birbirlerini kucaklar [ya da mideleri mi demeliydik?]. Karşılıklı sövgülerden elde ettikleri güç, onların gizli dostluğunu güçlendiredururken, sadece zahirle hükmetmesini öğrenmiş halklar da izzetinefs mücadelesi içerisinde oldukları zannıyla kendileriyle içten içe alay eden politikacılarını kendi öz evlatlarından daha çok müdafaaya girişirler. Asıl netice liderlerindir. Seçim arifesindeki bu markajlar ömürlerini, iktidarlarını uzatır.

Taktikleriyle göz boyayan politikacı töhmet altında kalmayı da hiç sevmez. Zannedersiniz ki izzetinefis sahibidir. Kendi şerefini korumak için mesleğini müdafaa eder. Kendisine yapılan eleştirileri demokrasiye yapılmış sayar. Ama gelin daha yakından bakalım onun demokrasisine: Ne demektedir onun demokrasisi? Halkın maaşlarının arttırılması talebini kriz bahaneleri, ekonomik dengeleri öne sürerek savuşturmak fakat aynı anda, aynı zamanda kendi maaşlarının yüzde yüz artması için hiçbir bahane tanımamak ve haksız paranın üstüne hışım gibi konabilmektir onun için demokrasi.  Kendisini, sevmediği insanları, kurumları, işleri hayâsızca eleştirebilme hakkına, hatta insanları basit suçlamalarla tevkif etme, yok etme hakkına sahip görürken, en ufak şekilde eleştirilmesine müsaade eden her türlü ortamın engellenmesi demokrasidir..

İşi hatiplikle bağlamak, belagatte ustalık ve hakikati sadece mükemmel ikna sanatında aratmak gibi âcizane alışkanlıkları halka sevdirmesini bilir. Bu meslekte artık söz fiilden, eli ayağı düzgünlük ruh düzgünlüğünden ileridedir!

Kendi iğrençlikleriyle doldurduğu kürsüden tiksinenleri 'halkı siyasetten soğutmak', kendi iktidarını muhafaza eden hükümeti, 'yasadışı yollardan devirmeye zemin hazırlamak'la suçlayabilecek kadar basittir o. Sabahtan akşama kadar kürsü dokunulmazlığının arkasından halkıyla alay eden rezil ifadeleri, eylemleri, fiilleri yerine göre gizli, yerine göre açık biçimde işlemekten geri durmaz. Kendisi ilk fırsatta kanun tanımazdır ama halkından kanunlara tam riayet ister. Kendi ilk fırsatta dönektir ama halkından disiplin ve özü sözü bir olmayı ister. Derin iki yüzlülüğü görüp kendisinden tiksinenleri “işte siyaseti yıpratanlar!” diye itham eder. Etmekle de kalmaz daha beterini de eder. En mahrem konulara girer, kendi iktidarını sorgulayanın donunu pazara çıkarır ve bunu yaparken de ağzına ahlakı almasını bilir çünkü hakikati belagatiyle zincirlemiştir. Bir kaset demokrasisi yaratılmıştır. Herksin özel hayatı büyük bir porno filmin parçası haline getirilmiştir. Halka hesap vermemeniz gereken şahsi hayatınızdan yargılanırsınız. Öbür taraftan özel hayatı düzgün yahut özel hayatını gizlemesini bilmiş adamların halkın haklarına girmesi yani genel hayatlarının adeta geneleve dönüşmüş olması bir ahlak sorunu olmaktan çıkartılır. Böylesine politik olmuş adamın elindeki devlet sinsice hareket eder. Suça izin vererek suç işler fakat suça verdiği izni, bu suçu işleyen kişinin aleyhinde koz olarak kullanmak, onu istediği gibi avucunun içine almak maksadıyla, güya kanun namına işlediği suçun mazur görülmesi gereklidir. Böylesi devletin şantaj çetelerinden farkı nedir? Gizli görüşmelerle bürokratik sorunlar halledilir. Kanlılar ahbap olur fakat şimdi ne maksatla ahbap olduklarını anlayamayız; gizli görüşmeleri açıklanmaz. Anlaşılıyor ki şantajla korkutan ve kendisine yapılan şantajı açıklayamayanlar korkudan beslenmektedirler. Ve siyasetçinin değil de politikacının elindeki iktidarlar korku üzerine kurulmuşlarıdır. Günah halkın-magazin programları sayesinde- dedikodusunu yapmayı daha da çok sevdiği bel altında aranır olmuştur. Öbür taraftan gizliden gizliye beyne öyle işlenmiştir ki, bel altı hariç, bel üstü durumlarda halka karşı günah işlenmez, olsa olsa hata yapılır. Bu kelime oyunları işlenen toplumsal cinayetleri halkın gözünde hafifletmenin yoludur. Peki ya halk bunlara kanarsa? Çoğu zaman kanıyor da. Nazi Almanya’sındaki belagate hakikat nazarıyla bakan halk anlayışı yok olmamış, demokratik denen ülkelere politikacıların gayretli çalışmalarıyla mikrop gibi, virüs gibi bulaştırılmış, dağılmıştır. Nazilere odaklanıp kalmak da aldatmaca olabilir çünkü Naziler kadar ABD politikacılarının, başkanlarının ve bunun gibi nice kapitalist ülkenin başarıları, propagandalarından ileri geliyor. Propaganda, ‘demokratik’ yollarla halka kör inancı benimsetmeye, politikacılar tarafından ezberletilen politikayı ahlak belletmeye devam etmektedir. Öyleyken gerçek siyasetçi nerededir?

Açıktan böylesi düzeni eleştirmek, böylesi demokrasiyi eleştirmek, faşizanlıkla eş tutulur. Gerçek siyaset adamı dürüstlüğüne mahkûm edilerek evinden dışarı çıkartılmaz. Çıkarsa öldürülür. Kapalı kapılar ardında konuşulması halka zulüm olan konuları konuşmaya başladığı an susturulur. Onu beklerken ölüyoruz, onu beklerken öldürülüyoruz. Bilen biliyor; demokrasi insanı soyan bir put değildir. Eğer öyleyse, onu da devirmek gerekecek!

Aşk Yürüyüşleri

1

Tehlike,  gözlerinden düştüğümde, sözlerini ok yapıp kalbimi bu okla deştiğinde…
Tehlike sensizliğimde…

Tehlike!

Nedir Tehlike?

Bu gece yalnız,  sensiz, sayısız boş hece...

Büyük aşkımı terk ettiğinde ellerinle, hoşça kal dediğinde sözlerinle, beni öldürdüğünde gözlerinle...

Gerisi ne kötülük olur, ne şeytan bana o kör tuzaklarıyla musallat olur.

Tehlike nedir bilir misin ki? Aşkımız için neydi? Neydi benim için ölmek… Neydi yok olmak, erimek?

Yağmur yağsın, diğer insanlar yollarına çekilsin, benim yalnızlığıma yürüsün boş yollar. Varsın evlerine, malikanelerine, köşklerine gitsin ıslanmaktan korkan büyük insanlar. Ben yüreğime yürüyorum, gözyaşlarıma sözüm var, size dönemem, dünyalık insanlar, paralar, şöhretler, süper starlar, benim kalbimde yaşattığım bir sevgili var. Zamanım bitmeden yüreğime yetişmeliyim çünkü gözyaşlarıma sözüm var. Yoksa yoksa…

Kötülüklerinizin bana zarar verebileceğini mi düşündünüz? Çok geç kalmış düşünceleriniz, sevgi dolu elleriniz, şefkatleriniz, merhametleriniz… Yüreğim dinlemiyor sizi artık. Sizin için kalbimde işler eskisi gibi yürümüyor...

Tenha, karanlık, erimiş bakırda yalnızlık…

Kirlere bulanmış, yüzlerimiz kara, etrafımızda serseri kulpları takılmış yalnızlara…

Kravatlı beyler, erotik hanımlar, terk edilmiş izbelerinize sokulmuş…

Bilinç altlarına toslamış denizaltı bilinçler… Denizlerde boğulmuş.

Öyle ama çıkabilir, uçabiliriz, erimiş bakırı içebiliriz, yürüyebiliriz arka sokaklarda.

Hatta türkümüzü sizi, siz beyefendileri, hanımefendileri ıslıklayarak çalabiliriz.

'Doğru aşklar asla ölmeyecek' diye bir parça var ya, işte onu size çalıp, söyleyebiliriz kalbimizle.

İşin aslı şu ki öyle bir parça olmasa da söyleyebiliriz.

Yaşlı kadınlar pencereden el sallayarak…

Sıvası dökülmüş cazlı yalnızlıkları haykırarak…

Şarkımıza yoksullukla harmanlanmış güzelliklerini savururken…

Ölmez aşklar ve sevmeler arabesk mevsimlerinde…

Ve sizden korkmak, karnaval havasında samba yapmak kadar zor olabilir ancak.

Düşündünüz mü ne kadar neşeli olduğumuzu bu minvalde?

Sen git, o gitsin, onlar gitsin, bizler gidelim;

Kalbim yolunda, isterse kainat gitsin, bozulmaz ezberim.

Kalbim yolunda, gerisi palavra olur…

Şarkısını söylerken düşkünler sokağındaki dedikoducu karılar...

Yerde bulduğum sigaramı tüttürürken, aklımda hep aşka dair o şarkılar ve şiirler var olacak…

Adımı sorduğun gün, işte o gün rehberlik ediyor bana ve kapılarımı açıyor bir bir yolumda.

İnsanlar beni sefil ve kırık görüyormuş orada. Oysa bana diyor ki hatıraların; "sen efendisin efendim..."

"Hiç dinleme, beni öp ve ilerle, biraz daha zaman ve hedefine… ilerle efendim, sevgili efendim ilerle!"

İşte beyefendiler,  hanımefendiler böyle buldum genç yaşantımı yeniden, yaşlanmadan,  yüreğimden yaşadım…

Miami’de beyaz badanalı evinde miydin? Bodrum’da seyirde miydin? Kazablanka kıyısında hangi yelkenlideydin? Seher yeli miydim, meltem miydim? Yazın hangi esintisiydim? Onu bilmem ama saçlarına estiğimi ve dalgalı denizleri aşıp köpürdüğümü biliyorum.

Süreyya’da mıydım, dünya da mı? Ay mıydım, basit bir lamba mı? Onu bilmem ama parlattığını biliyorum gözlerindeki ışıkla maviliğimi. Sonra ışık gibi bir şeydim ama sarardım ansızın yaşayınca sensizliğimi.  Kadere dedim ki; bu sefer hiç sönmemecesine mavi mavi yak beni!

2

İnsanlar yüzüme kıkırdıyor, gülüyor, benimle eğleniyor...

Geçtiğim yerlerde deli muamelesi görüyorum,

İÇİM İÇİME SIĞMIYOR VE DİYOR:

Boş ver sen onları yolunda yürü. Erkenden uyandın; denizin üzerinde yansıyan gün ışığından içtin, hayranlıkla seyre daldın kâinat denen gülü… Yürü, boş ver sen onları! Kutlu sarhoşluğunla güneşe yöneldin. Peki, bundan daha kutlu ne var, hadi o insanlar sana söylesin? Her tehlike onların perdeli gözündedir. Onları bırak, düşü[nü]şleri korkularında düğümlensin. Senin gözünde o ışık ki her yerdedir!

Zafer kazandın bu sabahın kuytusunda, gecenin rahminden uyandın. Aydınlandın. Ama nasıl diye sorarlarsa onlara şöyle de: “ dokundum!”

Do re mi fa, güneşe, aya, hayata… Ve birkaç doğru nota. Enstrümanın kâinattı hatırla! Çaldım onu...
Tataaam! Şeytanlar tekrar melek oldu!

Cenneti her yerde görmedeyim, sizin yokluk dediğinizde, tekrar tekrar doğup, mutluca ölmekteyim! Adaletim: Kötülüğüne aldanan sizlere, kötülük olarak gelmekteyim.

Acıyan gözlerinizle kendimi bilenim, ben,  ben gözlerinizdeki düşünüzde eğleniyorum dostlar! Sanmayın ki hayalperestim ben! Sizi sizden evvel seyrediyorum dostlar!
Tuzaktan aşkları, ölümleri, canileri, cinayetleri, görüyorum dostlar o karanlık elleri! Yakalıyorum… Işığı gösteriyorum, sırf ışıkla, onu seyretmekle nicelerin yandıklarını biliyor musunuz?  Onları aydınlat diyorken içimdeki körpe duygucuklar, biliyorum ki ışığı yaktığımda içlerindeki kötülükler cayır cayır yanar, ağlar… Ve düşün ki tamamen kötünün kendisi olanlar, onlar ne yapacaklar, düşün? Hangi kabuktan soyulacaklar, ne zaman, nasıl doğacaklar? Kabuklarına ‘işte ben’ diye bağlanmadılar mı? Kendilerini kabuktan saymadılar mı? Işığa yaklaşır yanarlar, ondan uzaklaşır karanlıklara kanarlar.

Kanasın! Mutlu öz benlik doğacaksa, yansın! Kül olsun vehimlerin üzerindeki sahte mutluluklar, takılmasın yüzlerimize mutluluktan maske yalanlar, ayaklarımıza vurulmasın mutluluk prangaları. Hepsi kül olsun! Yaşasın özgürleştiren acı! Ebedi mutluluğun ilacı, balı! Uykusundan uyandırır insanı ve işte görürsün ki,  rüyadaymışsın, hatta rüyaymışsın bile! Öyle bir yerde uyanırsın ki… AŞKTAN ATEŞSİN, EBEDİ AYDINLIKSIN! Şimdi geride kalanların-iyi yahut kötü, doğrucu yahut alaycı olsunlar fark etmez-zaten sana tek şey söylemeye hakları vardı:

“GÜLE GÜLE”

Hoze'yi unutturma seansları 1

Biz sevişirken o, Kolombiya madeninde 90 dolar aylığıyla altın arıyor. Bizim çiziklerimiz sevişmelerimizin şiddetinden doğarken, onun çıplak göğsü de kayaları kırmak için, bileği yorgunluktan gücünü kaybettiğinde ortaya çıkan kontrolsüz hareketiyle, bilmem kaç metre derinlerde boğuşurken çizim çizim çiziliyor. Yüreğine ise hiç bakamam…

Kolombiya’ya gitme diyorsun, Hoze’yi unut diyorsun. Sevişelim diyorsun, esrarımıza gömülelim diyorsun.

Kolombiya’yı Güney Amerika'yı unutuyorum, şu Allahın garibanı Afrika’yı da unutuyorum, senin içine dalmayı, sende yitmeyi arzuluyorum ki, bu sefer gözlerimin önünde bizimkilerine benzer insanlar beliriyor. Hayır, hayır, benzemek ne kelime, bizimkilerin ta kendileri onlar.

Ben senin limanlarına izninle sığınacakken, kaleleri tecavüzlerle yıkılan, kadınlıkları yağma edilen solgun yüzlü, kara toprak gibi emek eller ve yüzlerin yavanlığından akan suları, çölleşmiş gözlerin son sularını görüyorum yatağımızın doğusuyla güneyi arasında bir yerlerde.

Tamam, onları da unutuyorum. Arsızlığımızın dibinde gecelemeliyiz, biliyorum. Sen, ben ve yatak bizim son limanımız.

Dışarıda açlık var, dışarıda perişanlık var, dışarısı buz gibi ya da kavruluyor. Pencereleri kapatmam gerektiğini biliyorum. Hemen kaparım şimdi.

Politik hayvanların dışarıda dolaştığından şikâyetçisin gene. Havanın buz kesmesi bundandır diyorsun-aslında cayır cayır dışarısı-. Haklı olabilirsin. Böğürtüler azaldı. Artık sesleri rahatsızlık verecek kadar çok çıkmıyor. İşitiliyor fakat sinek vızıltısı gibi. “Yarın pencerelerimizi değiştirelim” diyorsun. Hani şu çift katmanlı cama sahip olanlarından almak gerektiğinden bahsediyorsun. Haklı olabilirsin. Dışarısının böğürtüsü de havası da artık çekilecek gibi değil. Markete bile zor gidiyorum bu aralar. Evimden çıkasım yok. İçine sokulacağım ki…

Ama bu sefer de düşmanlar rüyalarıma girmesin mi! Daha dün gece uzaylıları gördüm rüyamda. Oturduğumuz siteyi basmışlardı. Önce gri bir uzay gemisi geldi. Annemlerin oturduğu apartmana yaklaştı. 13. Dairede oturmanın bahtsızlığı sayabilirsiniz durumu ama –sonradan anlaşılacaktı ki-bunlar iyi olanlarıydı. Sadece bir tane gördüm önce. Gümüş gibi parlak o diskle, güneş ışığını yay gibi gerip gök kubbeye hedefsizce fırlatıyorlardı. Sonra annemler ve bütün bir blok o diskle uzaklaştılar. Üzüldüm tabi. Bir deney hayvanı gibi kullanılacaklarını düşündüm. Yüreğim burkulmuştu. Ama asıl kahrın geride kalanlar için geçerli olduğunu diğerleri gelince öğrendik. Bunların kırmızılı pembeli elbiseleri vardı. Görseniz ötekilerden daha medeni bunlar derdiniz. Fakat tabii ki kıyafetler aldatıcıydı. Şimdi de öyle değiller mi? Pek çok kadına kurban etti beni kıyafetler. Şimdi de şu süslü uzaylıların kurbanı olacaktım.

Tam teçhizatlı gelmişlerdi. Bunların kara araçları da vardı. Amerika’dan cip satın almış olmalılardı. Şaşılacak şey değil doğrusu. Bu Amerika en sonunda bunu bile yapmış olabilirdi. Zorla değil, gönüldeş olarak, silah sanayisi gelişsin diye uzaylılara bu ciplerin yanı sıra öldürücü silahlar da satmış olabilirdi. Efendim, rüyalarınızdan da mı sorumlu bu Amerika diyecek olan çokbilmişleri çok fena sevebilirim, aman dikkat ha! Çocuk gibi, bıktırıncaya kadar, inadına tekrarlayabilirim: Her şeyin sorumlusu Amerika’ydı tabiî ki; Kızılderililerin elinden çalınan, aslı Amerika olmayan Amerika’ydı. Dünya da, beyin de Amerika’yla dolmuş, Amerika olmuşken, Amerika tabiî ki. Ellerinde Amerikan silahları ne geziyordu bunların? Ben zaten-rüyanın sahibi olarak- uzaylıların bu dünyevi silahlarını kültür turizminin bir parçası olsun diye, tamamen estetik bir zevk kaygısıyla satın aldıklarının farkındaydım. İtiraz etmeyin! Ele geçirilmedi onlar;bu silahları bal gibi de sattı Beyaz Saray'daki Başkan. Rüyanın sahibi olarak, biliyorum meseleyi.

Çok geçmeden işlerine koyuldular. Mahalleyi çaresizlik çığlıkları basmıştı. Bizimkiler direnmiyorlardı bile. Ha bire bağrışıyorlardı.

Diğer mahallelerde ne çetin bir direniş vardı kim bilir. Ama bizimkisi…

O sırada sokaktaydım. Kendime saklanacak bir köşe buldum. Beni fark etmeden geçtiler yanımdan; yakaladıklarının boyunlarına da sarı bantlar takıyorlardı. Sonra bu bant takılanlar oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.

Kesinlikle sonum geldi, eninde sonunda yakalanacağım derken, şu gri renkli, başta kasvetli bulduğum disklerden onlarcası su gibi, ekmek gibi, hayat gibi, mutluluk gibi gözüktü gökyüzünde.

O disklerden herhangi birine alınanlar, sanki şimdiden o disklerin pilotları, sahipleri, sahibeleri oluvermişlerdi. Yüzlerinde mutlu bir ifadeyle, yeryüzüne inmeden, binaların çatılarında bizi, kıyımdan kurtulanları, hala bir şansı olanları bekliyorlardı.

Rüya bu işte.

Çatıya çıkabilecek miyim bilmiyorum. Dışarıdan kurtulmak için yükseklik korkusunu yenmek şart demek ki.

Bu arada… Şunu biliyorum ki… Evet, biliyorum ki, bugün hala sevişemedik. “Hadi gel, delikleri tıkayalım” dedin. Oysa bugün fazlasıyla delik saydım ben. Tıkanacakları da şüpheli.

Zaman akıp giderken konsantrasyonumu iyiden iyiye yitiriyorum. Ha, Alâeddin geldi evine, bizim bodrum kattaki çocuk. Cini olmayan bir Alâeddin gösterebilirim size. Evet, kesinlikle yok cin min. Bir gaz lambası yerine geçen boş bira kutuları bile yok. Sadece şöyle bir gün var: Erken kalk, işe git, Allahın belası patronun küfürlerini gece vardiyasına dek dinle, sana salak demesini, angut demesini sineye çek; sen son ütücüsün. Bunları da ütülemeli değil misin? Yoksa ev kirasını ödeyemezsin, seni Roma’nın çarmıhlarından daha beter eden,- doğru kelime Çin miydi cin mi?- kesinlikle-öteki, senin olmayan, sana itaat etmeyen, senden çalan- cindi. Muhtemelen cin işkencelerinin kurbanı olursun itaatin yoksa. Faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar, faturalar... Ödeyemezsen… Sonu şuraya çıkıyor: kız arkadaşına elveda de, en sevdiğine elveda de.

Alâeddin yavrum, biz bu faturalarla ne yapıyoruz anladın mı koçum?

Kadın satın alıyoruz.

Ya onlar, dişiler? Kaçı çulsuz bir erkeğe tahammül eder?

Beni satın alacağından emin olduğum bir kadın bulamadım henüz. Ne ayıp şey değil mi? İşin içinden çık çıkabilirsen. Biz ne yapıyoruz sahi? Bu nasıl bir pezevenkliktir böyle?

Farkındayım… Bilmem kaçıncı gecedeyiz sevgilim amma ve lakin hala tık yok. Ama beni dinlemiyorsun ki… Libidomun Zeus’u Olympos’tan düştü bir kere. Tırmanış uzun sürmez-eğer Olympos’un kendisi düşmemişse, şey- söz ama… Bu gece de olmaz işte, olmaz.